13 Ağustos 2022 Cumartesi English Abone Ol Giriş Yap

Katalog

Aylar
Günler
Sayfalar
CUMHURÎYET/2 OLAYLAR VE GÖRÜŞLER 19 OCAK 1992 UZAKY4KIN OKAY GONENSIN SHP'nin Ikilemi Ikinci ölümler sıklaşmaya başladı. Yugoslavya'nın da- ğıftıasının resmileşmesiyle en çok kullanılan başlıklardan bir "Titönun ikinci ölümü" oldu. "Lenin'in ikinci ölümü" de- falarca ilan edildi. Doğu'daki düzenin çözülmesi Batı'da- ki comünıst solu yenı kimlik arayışına zorlarken en pratik çörjmü sos/al demokratlaşmakta buldular. Eski komü- riist solun yenı sosyal demokratlaşmış kimliğine uyduğu, henüz fazlasıyla kuşkulu. Sosyal demokrat ya da komünist olmayan sol ise iki dal- ganm ortasma düşmüş, merkezden gelen "politik ge'çekçilfk" ıle soldan gelen "Ideolojık tanımlanma" ara- sında srkışmrş gidiyor. SHP de yeni olağanüstü kurultayın eşığinde, aynı sıkı- şıkdurumu, Türkiye'nin özel koşullarında yaşamaya de- van ediyor. Solun varltk nedeni, hızlı yaşadığı sıkışma sürecı içinde daha basıt bir tanımla şöyle özetleniyor: Ada- let /e özgürlük hedeflerinin günlük yaşamda gerçeklik ka- zanması için mücadele etmek. Ancak Türkiye'de birkaç dalganınortasına dü- şen sosyal demokrat sol. toplumdaki gözle görJlür etkısizleşme- sine çareyi dolaylı tar- tışmalarla arıyor. Bjgün SHP'nin ge- leceğıne aday olan üç ana eğilımden ıki- si, politik gerçekçılik ya Ca faydacılıkla top- lumda etkisiz kalmış olmayı telafı etme ca- — " ~ ~ ~ • — — — — — — ^ — — basnda. Üçüncü eğilım ise yenı bir ideloojik tanımlanma olmaksızın bu genlemeyi telafı etmenin mümkün olma- dığını, mahcup da olsa söylemeye çalışıyor. İdeolojik ta- nımlanma çabasını yenilenmenin odağına koyan sosyal demokrat sol da kaçınılmız olarak komünist solun sıkıntı çemberının ıçıne doğru yönelmeye başlayacak. Sosyal demokrat solun, ışe sıfırdan başlamak anlamı- na gelecek bir ıdeolojik tanımlanma sürecini çözümün ki- lidı haline getirmesinın en yakın sonucu da belirsizlik ortamının kemikleşmesi olabilir. Sosyal demokrat sol, varlık nedeniyle ilgili soru işaret- lerim çoğaltarak yaşamaya devam ediyor. Önüne konu- lan politik gerçekçi/ik-ideolojik tanımlanma ikilemi de varlık nedenıni güçiendirici zenginliklerle bezenmiş görünmü- yor. En azından belirsizlik bulutlarını dağıtma vaatlerini inandırıcı bir dolgunlukla yayamıyor. SHP'nin bu kurultayı da toplumdaki etkinliğini yeniden kazanmaya yönelik bir inanç ortamı oluşturmanın en azın- dan birkaç tohumunu atabılirse, yine de büyük bir başarı sağlamış olur. SHP kurultayı, toplumdaki etkinliğini yeniden kazanmaya yönelik bir inanç ortamı oluşturmanın en azından birkaç tohumunu atabılirse, yine de büyük bir başarı sağlamış olur. Millrvetçilijdıı Dünttve Yarmı Siyasi konjonktürlere ve uluslararası düzeydeki güç dengelerine bağlı olarak milliyetçiliğin şekilleri çok değişecek. Bu duygulara ve hareketlere verilen önem de bazen artacak. bazen azalacak. Ama daha uzun zaman ortadan kaybolmayacak.. Doç. Dr. ELISABETH ÖZDALGA Son yıllarda özellikle Doğu Avrupa'da \e Şovyetler Birliğfnde cereyan eden olaylarla İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yetişen ku- şaklar tarafından milliyetçilik konusunda yapılan değerlendırmelerin bir yanılsama üze- rine kurulduğu ortaya çıkjyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında korkunç boyutlara ulaşan şo- ven \e ırkçı Nazi milliyetçiliğinin Hitler'ın ve Almanya'nın yenılgisiyle sona erdiği düşünü- lüyordu. Belli bir ırk adına işlenen suçlar, milliyetçilik ıdeolojisıne karşı büyük antipati ve nefret yarattı. Savaş dönemınden sonra sağlanan siyasi istikrar sonucunda da yeni A\ - rupa harıtasının artık bir daha değişmeyecek kadar sabit olduğu kabul edildi. Buşekilde. Fransız Devrimi'nden veonuiz- leyen Napoleon savaşlanndan beri birçok milliyetçilik akımına sahne olan Avrupa kıtası için milliyetçilik damgasını taşıyan çağın artık kapandığı düşünülüyordu. ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra özellikle sosyal demokrat ve sol çevrelerın eskiden beri kuşku ile baktıkları milliyetçilik hareketlerine karşı tavırlan iyice sertleşti. Milliyetçilik kav- ramı neredeyse tabu haline geldi. Mesela İsveç'te yakın zamana kadar "san-mavi", ya- ni İsveç bayrağının renkleri. sosyal demokrat- ların sakınıp ancak sağ partilerin sahip çıktığı renklerolmuştu. Milliyetçiliğe karşı olumsuz duygularla ve tepkilerle dolu olan dönem, aynı zamanda bir- çok Üçüncü Dünya ülkesi için milli bağımsız- Iıklarının kazanıldığı dönem oldu. Örneğin, Nijerya ve Zaire 1960, Tanzanya 1961. Ceza- yir 1962. Mozambik 1975. Z'imbabve 1980 yılında sömürgecilikten kurtulup bağımsızlık ilan eden yeni ülkeler oldu. Bu ülkelerde mü- cadele. milli bağımsızlık adına yapılıyordu. Oralarda, özgürlük ve halk egemenliği pren- siplerine dayanan bir milliyetçilik hareketi söz konusuydu. Milliyetçilik oralarda ilerici bir halk hareketi olarak ortaya çıkmaktaydı. Muhafazakâr milliyetçilik İdeolojik içeriği faşist muzafazakâr milli- yetçilikle çelışen çok farklı hareketlerin ortaya çıkması kamuoyu ve akademik çevreleri o yıl- larda pek rahatsız etmiyordu. Daha doğrusu bağımsızlık mücadelelerinin milli karakterleri vapılan değerlendirmelepde arka plana itildi. Özellikle 1968'den sonrâ yükselen radikal sol hareketler için bu tavır söz konu.su idi. Mark- sizmin etkısi altına olan bu hareketlerin teme- linde enternasyonalist bir inanç vardı. Bu görüşe göre temel çelişkiyi oluşturan ekono- mik ve sınıfsal çıkarlar, milli sınırlara bağlı değıldı. Aynca milliyetçilik. bir ideoloji ola- rak. '"üst yapıya" ait bir olgu olarak görüldü- sü icın deönemsenemezdj- - . Geleneksel, sanayi öncesi toplumlarda, in- sanlann kimliklerinın daha çok yapısal bir temeli \ ardır. Bir insanın kim olduğu nispeten sabıt \e güçlü bir aile \e akraba yapısı içinde belirleniyordu. Toplum düzeninin kuvvetli bir yapısal dayanağı olduğu için. bu tür toplum- lar içlerınde birbirinden hayli değişik kültürel farklılaşmaları içerebilıyordu. Mesela sanayi -öncesi krallıklar ve imparatorlukların hima- yesinde çok değişik etnik gruplar milletler ve kültürel gelenekler. siyasi ve sosyal düzenleri bozulmadan yan yana varlıklarını sürdürebi- liyorlardı. Toplumun kendi yapısal dokusu bu tür kültürel farklıhklara tahammül edecek ka- dar sabit ve güçlü idi. Herkes kendi yerini ve kendinden bekleneni çok iyi bildiği için. bir köylünün efendisinin dilini bilmesi şart değil- di. Herıkısı de kendilennden beklenen davra- nışları. ilışkiyi sürdürecek kadar iyi biliyordu. Fakat. modern. sanayıleşmış veya sanayı- leşmekte olan toplumlarda demın çızdiğım geleneksel düzen artık geçerli değil. Çünkü sa- nayi toplumunun ana temeli sürekli değişme ve yenileşmedir. Sürekli değişme üzerine inşa edilen bir düzenin bireyleri de sabit değıl, ha- reketli olmalı. Gellner'in önemli olan ana savı da burada önem kazanıyor. Sürekli hareket halinde olan bireylere muhtaç olan bir top- lumsal düzen çok fazla kültürel farklara tahammül edemiyor. Modern toplum, kültü- rel anlamda homojen bir yapıya sahip. Yani geleneksel toplumdan modern topluma geçer- ken kültürel anlamda bir eşitleştirme, birbiri- ne benzem* süreci meydana geliyor. Aynca çok önemli bir nokta, modern top- lumda yapı değil. kültür ön plana çıkıyor. Geleneksel toplumda insanlann kimliğinin yapısal bir dayanağı vardı: Aıle. akraba ilişki- leri vs. Modern toplumda ise bu yapısal dayanak zayıflayıp onun yerine kültürel de- ğerlere bağlı bir kimlik yapısı ön plana çıkıyor. Böylece modern toplumda insanlann kültürel bilinci de geleneksel toplumda hiçgörülmemış bir şekilde güçleniyor. Kültürel unsurlara bağlı bir kimlik. nispeten sabit olan bir yapıya bağlı bir kimlıkten daha bulanık. tanınması daha zor olan bir şey. Sonuç olarak da bu tec- rübeler modern insanlar için bir belirsizlik. bir boşluk, köksüzlük ve gerçeksizlik hissine yol açabilıyor. Geleceği var mı? Milliyetçilik üzenneçok yoğun tartışmalara sahne olan 19. yüzyılda bir milletin devlet ku- rabilmek için belli vasıflara sahip olması PARİS'TEN SELÇUK DEMİREL OPEL OMEGA YEPYENİ BÎR AVRUPALI Opel Omega'yı; bu hızh, lüks, benzersiz Alman otomobilini keşfedin. Kullanım ihtiyacınıza göre binek ya da station-wagon; motorunda aradığınız güce göre 2.0 litre, 2.6 litre enjeksiyonlu ya da 30 litre-24 valflı Opel Omega'lardan birini seçin. Seçtiğiniz her Opel Omega, bir otomcbilde aradığınız pek çok özelliği bir arada size sunacaktır. Station-wagon'da bir lüks otomobil konforunu veya 3.0 litre motor hacmiyle 10 saniyede 100 kilometreye ulaşma gücünü yaşayacaksınız. Tabii, tüm Opel Omega'larda Bosch Motronic sistemin sağladığı üstün performans, Dual Ram teknolojisinin getirdigi ekonomi, hidrolik direksiyon rahatlığı, ABS fren sistemi ve Opel dizaynının heyecanı da sizi bekliyor. Opel Omega. Prestijinizin tam karşılığı. Daha iyi bir otomobil. Daha iyi bir seçim. "M. MI A» I OPEL.EURO'92 'm OFFIOAL SPONSO^Â gerektiği savunuluyordu. Bunların arasında büyükl ük ön planda idi. Hangi devlet veya grup sınırlarını genişleterek, ıktidannı sağla- yabilirse bir milli de\let kurmaya hak kazanı- yordu. Büyük ve güçlü birdevletin himayesine sığınmak küçük milli grupların çoğu zaman işine geliyordu. Birleşmeyi sağlayan güçlü ik- tidarmeşruluk kazanıyordu. Büyüklüğün ve kuvvetli olmanın kültürel ve ekonomik yanlan da vardı. Hangi milletin ekonomik kaynakları ve kültürel gelenekleri daha zengin ise devlet kurma yanşında daha haklı görünüp şanslı çıkıy ordu. Milliyetçilik hareketlen her ne kadar birbir- lerine benzeyen kültür gruplannın birieşmesi için yapıldıysa da genişleme ve birleşme süreç- lerinin sonucunda ortaya çıkan devletlerin sınırlan içinde birbirlennden farklı milletler bulunuyordu. Onun için birleştirme süreçleri- ni aynı zamanda toparlayıcı ve hâkim olan kültürün yaygınlaşması olarak da görmek ge- rekir. Fransız devrımınin ılk yıllan sırasında Fransa çok değişik gruplardan oluşan bir dev- let idi. Breıonlar, Normadlar, Katalonlar vs. gibi değişik milletlerden oluşuyordu. Bu ka- dar birbirinden farklı grup arasında herkesi kapsayan bir cemaat duygusu nasıl oluşturu- labilırdi? Bu bilinç ıcabında bir ülkenin geçmiş tarihı çarptınlarak, yani kısmen gerçek olma- yan bir milli mıtoloji yaratılarak sağlanıyor- du. Aynı zamanda, Fransız devletinin vatandaşı olmak ısteyen herkesin Paris'te ko- nuşulan Fransızcayı öğrenmesi gerekiyordu. Bu süreçte eğıtım çok önemli bir araç olmuş- tur. Kültürel düzeyde büyük ölçüde iktidar grupları tarafından yaratılan bu birliktelik, Benedict Anderson'ın tabıriyle bir "imagined community" (hayali topluluk) oluşturan zih- nıyet gittikçe yaygınlaşan bir eğitim sistemi tarafından sağlanabiliyordu. Milliyetçilik ça- ğının belki de en önemli kurumu, merkeziyetçi devlet tarafından sağlanan eğıtimdir. "Şiddet araçlannın meşru tekeline sahip olan kurum" diye yapılan devlet tanımmın (Max Weber) Gellner'e göre artık değişmesi lazım. Modern devlette "şiddet araçlan" değil de "eğitim araçlan" daha hayati bir önem kazanıyor. Her vatandaşın tabi tutulduğu eğitim artık mıllı devletın vazgeçilmez parçasıdır. Milliyetçilik sorununun öngörebildiğimiz bir tarih perspektifi içinde bitmesi veya orta- dan kalkması beklenebilir mi? Siyasi konjonktürlere ve uluslararası düzey- deki güç dengelerine bağlı olarak milliyetçili- ğin şekilleri çok değişecek. Bu duygulara ve hareketlere verilen önem de bazen artacak. ba^ zen azalacak. Ama daha uzun zaman ortadan kaybolmayacak. Ortaya çıkacak olan milli- yetçilik hareketlerinın'bazen fanatik ve şoven ideolojik içeriklerini beğensek de beğenmesek de öyle olacak. Ama ümit ettiğimiz, önümüz- deki yıllarda kendi bölgemizde, Doğu Avrupa ve eski Şovyetler Bırliği'nde ve dünyanın baş- ka yerlerinde gelişecek olan hareketlerin demokrasi ve insan haklan değerlerini benim- seyerekgeîişmesi. AHMET CEMAL Kentleşmemizin Önlenemez Yıkımı Heidelberg Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi pro- fesörlerinden ve Federal Almanya PEN Kulübü eski baş- kanlarından Dolf Sternberger, 1938 yılında çrkan 19. Yüz- yıldan Panorama ya da Görünüşler adlı kitabında on dokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru ilerleyen endüstrileş- meyle birlikte çevrenin değişimini de irdeler. Sternber- ger'in kitabından alınma şu satırlar, çevreyi ve kentleri bozmayan, tersine onlarla bütünleşen bir ilerlemeye de tanıklıketmektedir: "Demiryolları ve demirden köprüler, tüm tuhaf görünüş- lerine karşın, doğanın teknik uygarlığın zaferleri sonucu yıkılıp gitmediğini, köprü ya da tünellerin konstrüksiyonla- rının kimi zaman akarsuları ve dağları da hemen yanları- na aldıklarını, onlarla dost bir güç gibi ilişki kurduklarını gösterebilmektedir... Bubağlamdaolmak üzeredağlarda- ki tünelleri aşan demirden yapılma tren, sanki bu dağlar- dan geçerken asıl yurduna kavuşur gibidir..." Bu satırlarda anlatılan çevre değişimi, çevreyi eski do- ğasından kopartmak yerine o doğayı neredeyse tamamla- yan, o çevreyle yeni bir uyumun yaratıcılığını üstlenen bir değişimdir. Ön dokuzuncu yüzyılın özellikle ikinci yarısın- da, Avrupa nın önemli başkentlerinin hemen hepsi 'eski kent'ten modern kent'e dönüşme sürecinde bu türden yı- kıcılıktan uzak bir değişimi çok geniş ölçüdegerçekleştire- bilmişlerdir. Kentleşmeolgusunun tarihsel çevre, yeni ulaşım gerek- sinimheri, yeni toplu konutgirişimleri, yeni nüfus politikası gibi öğelerle birlikte ele alınması sonucu Paris, Londra, Viyana, Roma gibi kentler, yüzyıllara dayanan kimliklerini yitirmeksizin yeni bir çağa adım atabilmişlerdir. Tarihsel önem ve değer bakımından yukarıda sayılan kentler arasında an- Gûnümüz İstanbulu'nda artık birkent düzeninin vebip kentsoylu yaşammın kesinlikle kalmadığım söylemeyi karamsarlık diye nitelendipirsek, dava şimdiden yitipilmiş demektlp. cak Roma'yı kendine rakip sayabilecek ko- numda olan İstanbul ise özellikle 1870'ler- de başlayan bir süre- ci ne yazık ki tarihsel kent dokusunu, taşı- yabileceği nüfus den- gesini, geçmişinin ta- nığı olan mekânları- nın çok büyük bir bölümünü neredeyse tümüyle yitirerek noktalamıştır. Kanımca özellikle son zamanlarda Türkiye genelinde sözü çokça edilen -ve genelde olumlu bir gösterge diye değerlendirilen- kentleşme olgusu bağlamında var olan bir kavram kargaşası, özellikle istanbul bakımından ileri- de daha da zararlı sonuçlara yol açabilecek niteliktedir: Kentleşme, içeriği kırsal kesim insanlarının kentlere yerleşmeleriyle sınırlı bir kavram değildir; kentleşmenin asıl anlamı, kentdışı insanlarının bir kentsel düzende ya- şamaya başlamaları anlamına gelir. Oysa yukarıda saydı- ğımız Avrupa başkentleri jçin çok doğal olan bu durum, istanbul için tam tersine bir gelişme göstermiş, kentleşme ile kentlere göçün eşanlamlı kılınması sonucu istanbul, belli bir düzenin taşıyıcısı bir kent olma özelliğini yitirmeye başlamıştır. Bunun sonucunda günümüz istanbulu'na aşi- retlerde bile rastlanması olanaksız bir düzensizlik ege- men olmuş, örneğin bir köy yaşamı için bile asla düşünü- lemeyecek tutumlar, kentin günlük yaşamında neredeyse olağan karşılanırolmuştur. Dışarıdan gelenlerin köy arazisini rasgele parselleyip satmaları olanaksızken, dışarıdan gelip İstanbul'da/rerrt- leşenler, istanbul'u parçalayıp satmayı -Istanbul'un taşı toprağı altındır deyişine tümüyle layık olarak- başlıca para kazanma yollarından birine dönüştürmüşlerdir. öte yan- dan bugüne kadarki bütün planlama girişimleri, kentin yir- mi yıl sonrasını bile hesaba katamayacak kısırlıkta anla- yışların ürünü olduğundan, kentin gelişmesi hiçbirçağdaş planlamanın çerçevesine oturtulamamıştır. Karamsarlıkla bir yere varılamayacağını çok iyi biliyo- ruz. Ancak günümüz istanbulu'nda artık bir kent düzeninin ve bir kentsoylu yaşammın kesinlikle kalmadığım söyle- meyi karamsarlık diye nitelendirirsek, dava şimdiden yiti- rilmişdemektir. Elde kalanı kurtarmak için başa dönüp bir kentin ve kent- sel düzeninin ne demek olduğunu yeniden düşünmek, kanımca sağlıklı çıkış yollarından biri olabilir.
Abone Ol Giriş Yap
Anasayfa Abonelik Paketleri Yayınlar Yardım İletişim English
x
Aşağıdaki yayınlardan bul
Tümünü seç
|
Tümünü temizle
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış makaleleri bul
Aşağıdaki yöntemler yoluyla kelimeleri içeren makaleleri bul
ve ve
ve ve
Temizle