25 Mayıs 2022 Çarşamba English Abone Ol Giriş Yap

Katalog

Aylar
Günler
Sayfalar
SAYFA CUMHURİYET 24 MART 1995 CUMA 10 DIHYAZI ^Dirımeyen sızısıSorumlu odaya girdi- ğınde şaşırdı Selçuk. Bu, Neriman'dı; Istanbul Kon- servatuvan'ndan bir arka- daşı. Memur, Nenman'a, "Arkadaşını yatakhaneye götür" dedı. "Yatağını da erkeklerin bölümünden aJ- dır". Uzun bir koridordan geçilerek gıdılıyordu ya- takhaneye. Bir radyatöre yaslanmış, üzerinde laci- vert bir pantolon, lacivert- kırmızı-beyaz çizgili bir tişört, lacivert-beyaz bir ayakkabı bulunan sanşın bir gençle karşılaştılar. "Aaa, Urvi" dedı Neriman. "Bak, seni çok sevdiğim bir arkadaşımla tanıştıra- yım. Selçuk. İyi bir piya- nisttir". Selam'laştılar. Ül- vi de konservatuvar öğren- cisiydi, ama tiyatro bölü- münde. O güne kadar san- şınlardan nefret edıyordu Selçuk. Bu yüzden üzerin- de durmadı, herkes gibi birisiydı işte... tkınci Dünya Savaşı ne- deniyle ülkesinden aynlıp Türkiye'ye gelen Ludvrig Cackes'ın öğrencisi oldu Selçuk. Çünkü Istanbul'da aldığı haber yanlıştı. Ce- mal Reşit Rey Ankara'ya gelmişti, ama konservatu- vara değil. Yine de başan- lıydı. Hırslıydı ve sürekli çalışıyordu. Bu yüzden de kısa zamanda Cackes'in ilgisini çekti. On beş gün- de, ayda bir resıtal veri- yordu konservatuvann sa- lonunda. Radyodaki kon- serlere katılıyordu. Beklenmeyen tekllf Bir cumartesi, arkadaş- ları yürüyüşe çağırdılar Selçuk'u. Gitti. Küçük bir gruptu. aralannda da. oku- la geldiği ilk gün koridor- da karşılaştığı sanşın genç adam, Ulvı vardı. Birlikte yüriimeye başladılar. Ko- nuştukça anladılar ki zevkleri bırbınyle örtüşü- yor. Aynı şeyleri düşünü- yor, aynı şeylere gülüp, aynı şeyiere kederleniyor- lar. Bırbirlerine. "Selçuk Hanım Kardeşim", "Ulvi Bey Kardeşim" diye sesle- niyorlardı. Birinci yılın sonunda, bir okul çıkışı. "Size bir şey soracağun. İster şimdi cevap verin. ister daha sonra" dedi Ulvi Uraz, "Benimle evlenir misi- niz?" Şaşırdı Selçuk, daha çok da üzüldü. lkili bir ilişkiyi düşünmüyordu. bu tür yaklaşımlardan o güne kadar hep rahatsız olmuş, teklif getirenlerle dostluk- lan bozulmuştu. Bir şey söylemedi Ulvi Uraz'a. Araya yaz tatili girdi ve lstanbul'a ailesinin yanına gitti. Tatil boyunca sürekli Uraz'ın teklifmi düşündü. Harika bir insandı. ama... Döndüğünde. aynı soruyla karşilanınca. "Evet" dedi Selçuk, "sizinle evlenece- ğun". Uraz, hemen ailesi- ne haber verdi. Selçuk ise ailesine nasıl söyleyeceği- ni bilemiyordu. Evrenos- zadeler'de tiyatrocu bir da- mat... Kabul edilir miydi? Yine önce, ağabeyi Bur- han'a danıştı. Bir mektup yazıp durumu bildirdi. Ya- nıt, her zamanki gibiydi. "Sen istedikten sonra... Ben sadece senin mutlulu- ğunu dilerim". Evlilik ha- berını aileye iletmek de Burhan Evrenos'a düşü- yordu. Amcası karşı çık- mıştı, ama Vasfi Bey, hiç de umulmayan bir yanıt vermişti: "Yaşayacak olan da, mesut olacak olan da o". Üç yıl boyunca okul yö- netiminden habersiz gizli- ce buluştular. Çünkü bir kız öğrenci, erkekle yan yana görülürse bunun so- nu uyarı cezasıydı. Buna karşın görüşme sürüyorsa, kız öğrenciye. bavulunu eline alıp okuldan ayrıl- mak düşüyordu. • Sel- çuk'un dolabının bir anah- tan da Ulvi'deydi. Dolaba bırakılan mektuplar aracı- lığıyla haberleşiyorlardı. Birkaç kez Konservatuar Müdürü Orhan Şaik'e ya- kalanmışlardı haftasonu tatilinde. önce mezuniyet sınavı Evet, evleneceklerdi, ama önce Selçuk'un me- zuniyet sınavlannı verme- si gerekiyordu. Sınavlara az bir zaman kala suçiçe- ğine yakalandı. Tedavisi tamamlanıp çalışmaya başlayacağı sırada, bir otobüse binerken bileğini Selçuk ve Ulvi Uraz çiftinin evlilikleri otuz bir yıl sürdü. Belki bir karasevda değildi yaşadıklan, ama mistik, anlaşılamaz bir şeyler vardı Ulvi Uraz'la aralannda. Aynı anda aynı şeyleri düşünüyor, aynı anda düe getiriyorlardı. İJdsinin de canı aynı anda kahve içmek istiyor, aynı anda kalkıyorlardı koltuktan. incitti. Daha onu atlatama- mıştı ki apandist sancısı tuttu. Yirmi gün kadar buz tedavisi gördü. Bir de gnp eklendi bunun üzerine. Otuz dokuz derece ateşle yattı günler boyu. Her has- talığı atlatıp ayağa kalktı- ğında kırk kiloydu ve sı- navlara çok az bir zaman kalmıştı. Üstelik programı da yüklüydü. Bir gününü. ne yapabilecegıni düşün- meye ayırdı. Ertesi sabah- tan başlayarak da sınav gü- nüne kadar günde on altı saat piyano çaldı. Evlilik ve Avrupa yolu Sınav sabahı yine apan- disiti tuttu. Doktor, hemen ameliyata alınmasında ka- rarlıydı. Dinlemedi. sınava girecektı. Birkaç saatlik buz tedavisi sırasında ez- berledi son sayfayı. Sınav iki saat sürdü. Jürideki ho- calar arasında Necil Kâ- zun, Ulvi Cemai Erkin de vardı. Onu çal, şunu geç, burayı çal... Epey zorladı- lar Selçuk'u, ama o başar- dı ve mezun oldu. O gün ilk kez okuldan birlikte çıktılar Ulvi'yle. Artık evlenebilirlerdi. Dü- ğünleri, bin dokuz yüz kırk dört yılının ağustos ayında yapıldı. Öğretmeni, aynı zamanda Viyana Müzik Akademisi Dırektörü Cac- kes. Selçuk'u asistan ola- rak yanında istıyordu. Mil- li Eğıtım Bakanlığı'na baş- vurup izin ıstedi. Izin ve- rildi. İki yıl Viyana'da Cackes'ın asistanlığını yaptı Selçuk. Bu arada eği- tımini de sürdürdü. Ulvi ise Ankara Devlet Tiyatro- su'ndaydı. Döndüğünde. mecburi hizmeti tamamlamak üzere Ankara Konservatuva- n'nda piyano öğretmenli- ğine başladı. Yine resital- ler veriyor. oda müziği or- kestralanna katılıyor, rad- yo konserlerinde yer alı- yordu. Zaman zaman tur- nelere çıkıyorlardı Anado- lu'ya. Bach'ı, Chopin'i, Rahmaninof'u yorumla- maktan büyük zevk alıyor- du. Beşinci yılın sonunda, Milli Eğitim Bakanhgı, görgü ve ihtisas için Pa- ris'e gönderdi Selçuk'u. Ulvi de yanındaydı. Kon- serleri izleyecek, gezecek, eğlenecekti. Ama o kendi- sini sınamak istedi. Piya- nistliğinin smırı neydi? Bunun yanıtını arayacaktı. Selçuk için özel uygulama Mhhat Fenraen'den, ho- cası Madam Bascure De Geraldi'nin telefonunu al- mıştı. Aradı, Madam Ge- raldi. bir kez dinleyebilir miydi Selçuk'u? Ertesi gün, çalmasını bitirdiğinde ayaktaydı Ecole Normale de Musique'nin piyano bö- lüm sorumlusu Madam Geraldi. Kayıt süresi biteli iki ay olmuştu, ama Selçuk için bir şeyler yapılmalıydı. Bölüm sorumlulan hemen ertesi gün toplanıp Geral- di'nin önerisiyle Selçuk'un okula alınmasını kararlaş- tırdılar. Haziran ayında. yani okula kabul edılışinden altı ay sonra ilk sınavına gırdi Selçuk. Salonun ön beş-al- tı sırasında jüri vardı, diğer koltuklarda ve localarda ise halk. Sıra kendisine geldiğin- de heyecanlıydı. Beetho- ven'in sonarını, Chopin'in etüdünü çaldı. Bitirdiğinde salondan gelen alkış, ba- şardığmı göstenyordu. Jün ise, yirmi üzerinden on se- kız verdi. lkinci yılın so- nunda daha zorlu bir sı- nav dı Selçuk'u bekJeyen. Tam puan aldığinda. sade- ce kendisine değil, dinle- yenlere, jüriye de kanıtla- yacaktı ki, o tartışmasız bir piyanıst, bir yorumcu. Bu kez Bach'tan bir eserle Liszt'in konçertosunu ça- lacaktı. Başladı, heyecan- Ulvi Uraz Mmölr? 1921'deIstanbul'da doğdu. 1943 'teAnkam Devlet Konservatuvan Tiyatro Bölümü 'nü bitirdi. Devlet Tıyatrosu 'nun ilk oyunlarında önemli roller oynadı. 1949'da "Köşebaşı" oyunundaki Beybaba yorumnyla en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Bir süre esiyle birlikte Fransa'dakaldı. Yurda dönüşlerinde siyasal gerekçelerle mahkemeye verildiler ve ceza aldılar. Daha sonra Dormen ve tstanbul Şehir Ttyatrolan nda oynadı. 1961-62 de kendi tiyatmsunu kurdu. Çeşitlı fılmlerde de rol alan Uraz 1964 'te "Yarın Bizimdir" fîlmindeki rolüyle Antafya Film Festivali nde ödül aldı. 1974 'te öldü. • Bugün geriye dönüp baktığında duyduğu pişmanlığı gizlemiyor Selçuk Uraz. Daha Uraz'ın tiyatrosunun başına geçtiği gün kendisini feda ettiğinin de farkına vardığını söylüyor. Ama yine de, "Ben vazgeçmeseydim o perişan olacaktı" diyor, "Onu üzemezdim." • Bir kez daha aynı süreci yaşayacak olsa nasıl davranır Selçuk Uraz? Sanatı mı, aşkı mı yeğlemeli insan? Hayır, asla piyanosundan vazgeçmezdi. Öğrencilerine de "Ne olursa olsun, sanatınızdan vazgeçmeyin" diyor ve ekliyor: "Büyük bir yıkımdır bu. Acısı da büyük olur." lıydı yine. Kendisine bir şeyler söylenildiğini duy- du. Anlamadı, ikinci kez yinelendi. Sesi duyuyor, ama sözcüğe dönüştüremi- yordu. tki kez bölünmüştü çalması. Bu da iki puan az almasına yol açtı. Jürinin karan, otuz üzerinden yir- mi sekızdi. Sonra kuliste öğrendi ki, kendisine "de- vam et" denmişti sadece, "Durma,devjunet" Uraz'ın yanında tiyatro günlerI Ikı yıl sonra Türkiye'ye dönme zamanı geldiğinde Ulvi Uraz, artık Ankara'da, Devlet Tiyatrosu'nda çalış- mak istemediğini söyledi Selçuk'a lstanbul'a gitme- liydıler. Orada hem tiyatro vardı hem de sinema. Ve sinema Uraz'ı çekiyordu. Karşı çıkmadı Selçuk. Resitaller vermek, çalmak, durmak- sızın çalmak istiyordu, ama madem Ulvi Istan- bul'da mutlu olacaktı... lstanbul'a gelir gelmez radyoda konserler vermeye başladı. Ulvi Uraz ise Dormen Tiyatrosu'yla anlaştı. Bir yıl sonra Muhsin Ertuğ- rul'un yönettiği Şehır Ti- yatrosu'na geçti, sonra yi- ne Dormen ve iki-üç yıl içinde kendi tiyatrosunu kurdu. Sahne iyıydi hoştu, ama bir de arkası, idari iş- ler vardı. Yazarlann telif ücretleri, belediyeye ven- lecek vergi, bilet satışı. de- korlar, kostümler... Birisi de bu işleri üstlenmeliydi. "Ne ohn- sen geT dedi Sel- çuk'a Ulvi Uraz, "Yabancı birine gûvenemeyiz. Neler yaptıklannı biliyorsun..." Kocasının üzülmesını. in- cinmesini istemiyordu. Bir anlamda onun annesi gibi görüyordu kendisini. Ulvi de onun babası gibiydi. Bunun için de fazla düşün- medi. Akîfîn yeriııi dolduracak çöcuk Kitabı tutan elleri titriyor. Ellili yaşlan- nı çoktan ortalamış olmalı. Okumaya baş- lıyor. Sesi uysal ve vazgeçmışlere özgü bir yumuşaklıkta. Sayfalan çevirdikçe vurgulamalan da ya artıyor ya eksiliyor. Öyküyü itmeye çalışıyor. ama başansız. ' Öykü onu ıçine çekiyor. Şimdi. tam da on ikinci sayfada bırakıyor kendinı. Ağlıyor "Öylesine büzülfiyordum ki kimseler göremezdi beni, kısacası korkutamazdı. Kızıma. beni rahatsız ermemesini, odasın- da bir süre tek başına oynamasını, yani beni korkurmamasını söylüyordum. Bir- iki saatlik bir akşamım oluyordu: Tann- sal, coşkulu, açık deniz kokulu, uçsuz bu- caksız... Sonra bir hırs basıyordu: Nemli ot, çürük yaprak kokulanyia dolu anılar (hiç olmayan anılar) çügın atlann. yarlan bir sıçrayışta aştıklan dağ doruklan. mor rengi, ses uğultulanyla kulağıma ulaşan derin vadi ırmaklan, çıplak ayakla yürü- nen ve göz aJabikliğine uzanan kumsallar, gözlerde oynaşan bir güneş ma\iliği ve saf san kum J" Öykü bitıyor. Kadın yorgun. Kendi yaz- dığı öyküde, kendini anlatmanın, sonra da okurken her şeyi yeniden yaşamanın. his- setmenin yorgunluğu bu. Kitap hâlâ elin- de. Sayfalannı kanştınyor. Bir paragrafa takılıyor gözleri: "Değerli şeyler murfak- ta, ev işlerinde kuUanılmaz. Gümüş tence- rede ne demeye yemek pişirirsin? Aşk, ev- lilik için kuUanılmaz. Gümüş yerine bakır- da pişir yemeğini. Ve âşık olmadığın adamla e\ len..." Doğru zaman, doğru yer Bunları anlamak ve yazmak için ne ka- dar gecikmiş olduğunu düşündü kadın. Gümüş tencerede pişirmişti yemeği ve âşık olduğu adamla evlenmişti. Pişmanlık yoktu sözlerinde. Selçuk Baran belki de sadece doğru zamanda ve doğru yerde ol- mayı becerememişti. Hepsi o kadar. Ope- ra sanatçısı Ayhan Baran'la tanıştığı o ge- mi yolculuğuna kadar bildik, ama pek de sıradan sayılamayacak bir yaşamı vardı Selçuk Baran'ın. Çocukluğunda ise kendi anlatımıyla bir garipri... Doğduğunda tarih bin dokuz yüz otuz üçü gösteriyordu. Kent ise. yaşamı bo- yunca sadık kalacağı Ankara'ydı. Babası, Zıraı Mücadele Müdürü Talat Veziroğlu gururlu, onurlu bir adamdı. Annesi Hali- • Bir gün Talat Bey, bembeyaz bir yüzle geldi eve. Atatürk ölmüştü. Acı, hep birlikte yaşandı. Ardından bir başka ölüm haberi. Mehmet Akif ti ölen. Yine yaslara bürünüldü. Kim dolduracaktı bu şairin yerini, kim? Sekiz yaşındaki Selçuk atıldı konuşmanın ortasına: "Ben dolduracağım..." de Hanım ise ilkokulu bitirememiş, ken- disini hiç de ona uymayan "cahillikfc" ta- nımlayan bir kadın. Çok duyguluydu Ha- lide Harum, bir o kadar da zeki. Kızı Sel- çuk'la ondan on yaş küçük oğluna oku- malan için ilk kitabı veren oydu. En iyi fllmlere götüren de. Dört yaşında okuma Ahenkli bir yaşam sürüyordu Veziroğ- lu'lann evinde. Dört yaşındaydı, okumayı kendi kendine öğrendi Selçuk. Beş-altı yaşlannda ise anneannesine gazeteleri okuyordu. Savaş yıllanydı o yıllar, oku- duğu haberler de savaş habeıieri. Okuma çağına geldiğinde üç sınıflık ts- met Paşa okuluna gönderildi. Dört ve be- şinci sınıflan ise Atatürk llkokulu'nda okudu. Neredeyse bütün kompozisyonlan ödüllendirilirdi Selçuk'un. Bunda Halide Hanım'ın eline tutuşturduğu, Halide Edip, Reşat Nuri romanlannın etkisi bü- yüktü. Bir de günlüğü vardı. Okuduğu ki- taplann bir özetini yazardı bu deftere. Okuması için Sabahattin Ali'nin bir kitabı kendisine sunulduğunda on bir yaşınday- dı. On iki yaşında da yazar olmayı koydu kafasına. Bir gün yazacaktı. Güncesindeki diğer yazılar ise hiç de bir çocuğun yazabileceklerine uymuyor- du. Okulla birlikte bir filme gidiyorlardı örneğin. Almanya'yı anlatan bir fılmden sonra Naziler yüzünden nefret ettiği bu ulustan. "Nrye biz onlar gibi olamıyoruz" diye söz ediyordu. "Almanya savaş yaratarmı sanyor"dıyordu. "bizse hâlâ ol- duğumuz yerdeyiz". Dünyada olup biten her şey, ne kadan Türkiye'ye yansıyorsa o konuşuluyordu evlerinde. Bir gün Talat Bey, bembeyaz bir yüzle geldi eve. Halide Hanım sordu, "Ne oldu?""Bitti" dedi Talat Bey, "Atatürk ötdü". Acı, hep birlikte yaşandı. Bir başka ölüm haberi ise yine Talat Bey aracıhğıyla ulaştı eve. Bu kez Mehmet Akif Ersoy'du ölen. Yine gözyaşları döküldü, yine yaslara bürünüldü. Kim dolduracak denildi, bu şairin yerini kim dolduracak? Sekiz yaşındaki Selçuk atıldı konuşmanın ortasına, "Ben" dedi •'Ben, dolduracağım...'* Yann: 8dçı* Baran müzüi ve aşkı ANKARA... ANKA... MÜŞERREF HEKİMOĞLU Sanatçılarımız Idil Biret'i dinledim geçen akşam, görkemli bir konser, ellerini izlerken gözüm kamaşıyor. onlar- ca, yüzlerce el çalar gibi. Rahmaninofun 1. Kon- çertosu'yla karanlığı deler gibi. Işıktan damlalaıia annıyor yüreğımiz. Her zaman saygıyla, teşekkür- le dinlerim Idil Biret'i. Sanatın gücünü hissederim yeniden, başkentin gerilimi, kaygular, üzüntüler, düşkınklığı derken güzel bir solukla dirilirim bir- den. Yaşamımıza başka bir boyut ve biçim veriyor sanatçılar. Kimi günler karalar basıyor. Dünyamız- da neler oluyor, ülkemizde neler yaşanıyor. Bir yanda Nevruz Bayramı, bıraz ötede sıcak savaş, ölenler, yaralılar. Her an her yerde patlayan bom- balar, bir maç sonrası kana bulanan yeşil alanlar, sonra olayian yoaımlayan politikacılar, neler söy- lüyorlar, söylediklerine inanıyorlar mı, karar vere- miyor insan. Kimileri soyut çizgiler sergiliyor an- cak, giderek çırkınleşen çizgiler. Çirkin ve kirli renkler. Havada bir ekşilik oluşuyor ancak. Güzel bir sesi, güzel renkleri sanatçılar üretiyor ancak. Güzel, inandırıcı bir çabayı sanatçılar ser- giliyor. Kaç kişi bu güzelliğı yaşıyor bilmem ama var gücüyle çalışryor sanatçılanmız, halkımıza bir güzellik yaşatmak, yaşam biçimine yeni bir boyut katmak için saygın bir çaba gösteriyorlar. Galeri Nev'de Ali Artun ile konuştum önceki gün. Ko- penhag'daki sergiden sonra Londra'ya gidiyor. Sainsburry Sanat Merkezi yöneticileriyle görüşü- yor. 1996 yılında açılacak Mübin Orhon sergisinin öyküsüne yeni bölümler ekleniyor bu görüşmeter- le. Güzel bir sergi uzun bir emekle oluşuyor, uzun bir öyküyle. Ali Artun'u dinlerken rahat bir soluk aldım. Mübın Oıtıon'u çok kişi tanımıyor ülkemiz- de, oysa resim dalında önemli bir yeri, güzel ürün- leri var. Yapıtları da ülkemizden çok dış ülkelerde. O yapıtları Istanbul ve Ankara'da da sergilemek çabası saygın bir olay değil mi? Çirkinliklere kar- şın güzelliklerin de variığını kanıtlayan bir çaba in- sana umut veriyor elbet. Yaşama, direnme gücü- nü tazeliyor, yeni renklere açılıyor gözümüz. Yeni bir açıdan bakryoruz dünyaya, yeniden gülümsü- yoruz. Galeri Nev'de Şükrü Aysan'ın sergisı var bugünlerde. Görmenizı dilenm. Gızemli bir sergi, sanatçının gizemini de yansıtıyor. Renklerde, bi- çimlerde neler anyor, neler buluyor. Seyredenlere de neler sunuyor, neler duyuruyor! Sanatçılarımız güzel uyanyor hepimizi... • • • Başkenrte iki müzik festivali var, biri geleneksel, her yıl Sevda-Cenap And Müzik Vakfı'nın deste- ğiyle gerçekleşiyor. Öbürünü Bilkent düzenliyor. Aynı günlere rastlıyor diye kaygı duyanlar var. Ben katılmıyorum bu kaygıya, müzikseverierin sayısı giderek artıyor, CSO konserleri de. Bilkent kon- serieri de büyük ilgi görüyor sanatseverierden. Bu iki festival de programlan doğrultusunda ilgi göre- cek, geleceğe de ışık tutacak bence. Yılbaşı kon- seıierini unutmayalım, spor salonunda binlerce başkentli izledi o konserleri. Teksesliliğe tepkisini belirtir gibi alkışlar ve coşkuyla. Konser salonlanndakı kalabalığa karşın galeriler hayli tenha doğrusu. Nedeni eğitimden kaynakla- nıyor sanınm. Universitelerimizde sanat tarihi kür- süleri, güzel sanatlar akademileri var, ama o kür- sülerin oğretim üyeleri de, oğrencileri de sergilere çok ilgi göstermiyor. Neden acaba? Bu sayın ög- retim üyeleri resim sevgisini yitirmişter mi, yeni sergiler görmekten hoşlanmıyorlar mı. yitik sev- giyle nasıl eğitırler öğrencilerini, resim sevgisini nasıl duyururlar? Oysa güzel bir sergi yeni bir ren- ge, yeni bir bakışa yöneltir seyredenlerı. Dahası renk tutsaklığından da kurtarabilir. Tüm sorunlar sevgide düğümleniyor galiba. Sevgisiz eğitim ol- muyor, hiçbir şey olmuyor sevgisiz. Politikada da sevgiyle oluşuyor güzel ürünler. Sevgisiz politika- cılar da kin ve nefret üretiyor ancak. Yan yana oturuyorlar ama yabancılar gibi. Gümrük duvannı aşmakla övünürken yeni duvariar örüyoriar arala- nnda. Gümrük duvariarını çoktan aştı sanatçılanmız. Bu yolda da öncü onlar. Istanbul konserierinden sonra Brüksel'e gidiyor Idil Biret. Yeni konserter, yeni CD'ler bekliyor onu. Çağdaş Fransız besteci Poulenc'ten üç sonatın kayıtlanna yeni sonatlar ekleyecek. Sonra yine Ankara'ya gelecek, yine güzel bir gece yaşatacak bize. Yeni bir soluk ve- recek. Siyasal orkestrada da böyle çalgıcılar özlüyor insan. O özlem de dinecek elbet. Biz dindireceğiz. Çoksesli yaşamı öğrendiğimiz zaman. B U L M A C A SEDAT YAŞAYAN 1 2SOLDAN SAĞA: 1/Merceklenn uyu- mundaki değişik- ' likleri, onlann yü- 2 zeylerindeki yansı- malarla gözlemeye 3 yarayan aygıt. 2/ 4 Nazar değmesine karşı tütsü olarak kullanılan bir bitki. 3/Biri Erzummlu, diğen Ercişü laka- bıyla anılan iki halk 8 şairimizin ortak _ adı...Bilinç.4/Çıp- y lak vücutresmi... Havadaki su buhan... Bir cetvel türü. 5/ Oyunda cezalı çocuk... Bir mağazanın yalnız bir tür eşya satılan bölümü. 61 Sıvas'ın bir ilçesı... Inleme. II Uygur hü- kümdarlanna verilen unvan... Koca. 8/ Yunan mitolojisine göre uçmayı başaran ilk insan. 9/ Yabanıl incır ağacma ve bu ağaçlarda döllenmeyi sağla- yan sineğe venlen ad... Bir resmi sulandınlmış renklerle boyama ya da gölgeleme bı- çimı. YUKARTOAN AŞAĞrYA: 1/ Davranış ve rutumda ileri derecede kontrolsüzlük ve he- zeyanlaria ortaya çıkan akıl hastahğı. 2/Türkiye'deki Rum- larla değiştirilerek Yunanistan'dan getırilen Türklere ve- rilen ad. 3/Çeşit... Gelinlerin oturması için hazırlanmış süs- lü sedır. 4/Saz şaıri... Akarsu yatağı. 5/Tan ağartısı... Me- zopotamya'da kurulmuş en büyük siteierden biri. 6/ Krip- ton elementının simgesi... Nane kokusu. 7/ tspanyollann sevinç ünlemi... Şaşma belirten bir söz... Islam ülkelerin- de kullanılan bir tür tahıl ölçüsü. 8/ Püskürtme tabancası. 9/ Organizmanın etkin gücü.
Abone Ol Giriş Yap
Anasayfa Abonelik Paketleri Yayınlar Yardım İletişim English
x
Aşağıdaki yayınlardan bul
Tümünü seç
|
Tümünü temizle
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış makaleleri bul
Aşağıdaki yöntemler yoluyla kelimeleri içeren makaleleri bul
ve ve
ve ve
Temizle