Katalog
Yayınlar
- Anneler Günü
- Atatürk Kitapları
- Babalar Günü
- Bilgisayar
- Bilim Teknik
- Cumhuriyet
- Cumhuriyet 19 Mayıs
- Cumhuriyet 23 Nisan
- Cumhuriyet Akademi
- Cumhuriyet Akdeniz
- Cumhuriyet Alışveriş
- Cumhuriyet Almanya
- Cumhuriyet Anadolu
- Cumhuriyet Ankara
- Cumhuriyet Büyük Taaruz
- Cumhuriyet Cumartesi
- Cumhuriyet Çevre
- Cumhuriyet Ege
- Cumhuriyet Eğitim
- Cumhuriyet Emlak
- Cumhuriyet Enerji
- Cumhuriyet Festival
- Cumhuriyet Gezi
- Cumhuriyet Gurme
- Cumhuriyet Haftasonu
- Cumhuriyet İzmir
- Cumhuriyet Le Monde Diplomatique
- Cumhuriyet Marmara
- Cumhuriyet Okulöncesi alışveriş
- Cumhuriyet Oto
- Cumhuriyet Özel Ekler
- Cumhuriyet Pazar
- Cumhuriyet Sağlıklı Beslenme
- Cumhuriyet Sokak
- Cumhuriyet Spor
- Cumhuriyet Strateji
- Cumhuriyet Tarım
- Cumhuriyet Yılbaşı
- Çerçeve Eki
- Çocuk Kitap
- Dergi Eki
- Ekonomi Eki
- Eskişehir
- Evleniyoruz
- Güney Dogu
- Kitap Eki
- Özel Ekler
- Özel Okullar
- Sevgililer Günü
- Siyaset Eki
- Sürdürülebilir yaşam
- Turizm Eki
- Yerel Yönetimler
Yıllar
Abonelerimiz Orijinal Sayfayı Giriş Yapıp Okuyabilir
Üye Olup Tüm Arşivi Okumak İstiyorum
Sayfayı Satın Almak İstiyorum
Tartışma CBT 1438/10 Ekim 2014 19 “CERN hikâyesinin Aslı” yazısına düzeltmeler Erol Barutçugil, ebarutcugil@gmail.com Üniversiteler rektörlük yarışları ve biz profesörler Prof. Dr. Mehmet Arslan, Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü tugberkcan1999@hotmail.com 3 C umhuriyet Bilim ve Teknoloji Dergisi’nin 22 Ağustos 2014 tarihli 1431. Sayısının 1415. sayfalarında yer alan “CERN Hikâyesinin Aslı” başlıklı yazıdaki bazı bilgileri düzeltme mecburiyeti dolayısıyla bu notu iletmek istedim. Yazar, TAEK kaynaklı bilgilerden yola çıktığı için yanlış bir tutumu elbette bulunmamakta; fakat “hikâyenin aslı” iddiasını tamamlayıcı nitelik taşıyacağı düşüncesiyle birkaç ekleme yapma zorunlu hale geldi. CERN ile ilişkiler, 1956 tarihinde 6821 sayılı kanunla kurulan “Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu Genel Sekreterliği” döneminde başlamıştır. 19791981 döneminde Genel Sekreter Teknik Yardımcısı ve Genel Sekreter Vekili olarak görev yaptığım için bu konudaki çalışmaları yakından izledim. Kuşkusuz o dönemde sadece belge dağıtımına yönelik bir izlemeden öteye geçmeyen bir ilişki oldu bu. 1982 tarihinde Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) kurulunca benzer bir izleme sürdürüldü. Gözlemci statüden sonrasına geçebilmek için hem katkı payının yüksekliği, hem de özellikle üniversitelerde CERN faaliyetleri doğrultusunda yeterli altyapının olmaması olumsuz etki yapmıştır. 19851987 döneminde TAEK Başkanı olarak görev yapan merhum Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre zamanında ise ilk kez ciddi anlamda bazı adımlar atıldı. Bir heyet oluşturularak CERN’e gidildi ve o zamanki CERN Genel Direktörü Herwig Schopper ile görüşmeler yapıldı. Bu ziyaret sonrası mevcut durum ve geleceğe yönelik önerileri içeren ayrıntılı bir rapor resmi makamlara, ilgili üniversitelere dağıtıldı. Bilahare, TAEK’in daveti üzerine Türkiye’ye gelen Dr.Schopper ilgili üniversitelerde görüşmeler yaptı. Hatırladığım kadarıyla, CERN’de yürütülmekte olan bazı projelerde belirli cihaz üretimleri için destek sağlanması ve ilgili bilim adamlarımızın CERN’e gidip çalışmalara katılmaları vb. hususlarda görüş alışverişi yapıldı. 1987 yılında Cenevre’de BM ve UAEA tarafından ortaklaşa düzenlenen, nükleer enerjinin barışçıl amaçlı kullanımına dair uluslararası konferansa katıldığım sırada, Dr. Schopper’ın nazik daveti üzerine CERN’ü gezme fırsatını da bulmuştum. TAEK Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığım yıllarda (19921996) ise, ilgili üniversitelerle CERN arasında gerekli eşgüdüm ve destek çalışmaları yürütülmeye devam edildi. Kuşkusuz, bu çalışmaların daha ileri merhalelere ulaştırılmış olması ülkemiz açısından kıvançla karşılanacak nitelik taşımaktadır. Bu konudaki olumlu veriler memnuniyet vericidir; ne var ki, yazıda sözü edilen aksaklıklar ise derin bir üzüntüye vesile olmaktadır. Temel bilimlerdeki araştırma çalışmalarını kesintiye uğratmanın, süreklilikten yoksun bir anlayışla yürütmenin, bir ülkenin teknolojik kalkınma ve gelişmesinde azımsanmayacak bir geri kalmışlığa yol açacağını ise, bilmem tekrar vurgulamaya gerek var mıdır? 0 Temmuz 1992’de 3837 sayılı Kanun ile 21 Üniversite ve 2 Yüksek Teknoloji Enstitüsü kurulmuş, böylece ülkemizdeki üniversite sayısı ikiye katlanmıştı. Önümüzdeki günlerde veya aylarda çoğunlukla bu üniversitelerde ve görev süresi dolan başka üniversitelerde rektörlük seçimleri var. Bugünlerde bu üniversitelerde hummalı bir rektörlük yarışı var. Hemen tümünde adaylar kapı kapı dolaşmaya başladılar. Oy verecek olan her öğretim üyesi bire bir ziyaret ediliyor, o yetmedi akşam bir yerde yemek yenip konuşmaya devam ediliyor. Üniversitelerde de siyaset kahinleri var. “Bak kardeşim, şu adam oyların tümünü de alsa atanamaz. Çünkü onun adı bir kere paralelciye çıktı. Öbürü hiç olmaz. O da bilmem hangi cemaatten. Eh zaten solcuysa, sosyal demokratsa hiç şansı yok…”böyle laflar uzayıp gidiyor. Oy verenler de vallahi öyle akıllanmışlar ki, adayı kenara çekiyorlar. “Bak arkadaş biz seni destekliyoruz. Adımız da ifşa olacak. Atanamasan 4 yıl halimiz nice olur? Bize üvey evlat muamelesi yaparlar…” Aday, ne üniversiteye neler kazandıracağından, ne bilimsel ve akademik yönden hocalara ne sağlayacağından bahsediyor. Nasıl atanacağının yollarını anlatıyor. “Bakın benim amcam, falancaya çok yakındır. YÖK’te de çok adamımız var. Evvel Allah hiçbir kademede engellenmeyeceğiz.” Hani arada sırada da bilimsellik, ehliyet, liyakat gibi kriterler üzerinde durulsa. Bunlara kimse itibar etmiyor. Kardeşim boş ver onu bunu. YÖK’te engellenir misin? Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı’nda ne olursun. O garantiyi ver. Seni destekleyelim. Dur ki yazılı taahhütname isteyecekler. Aklıma 1933 Reformu’nda Albert Malche’ın hazırladığı rapor geldi. Ünlü Profesör, Mustafa Kemal ATATÜRK’e bizzat sunduğu Raporda, “…Hocalar çok niteliksiz. Kimse yeni bir şeyler üretme derdinde değil. Aynı ders notları yıllardır, noktası virgülüne dokunulmadan ders materyali olarak okutuluyor….” Türünden ifadeler yer alıyordu. Gelelim bugüne. Bana meslektaşlarım kızacaklar ama, bugün çok farklı olduğu söylenemez. Ben yine meslektaşlarımın hoşgörüsüne sığınarak olayı biraz ironik anlatacağım. Günümüz Türkiye’sinde 3 tür profesör vardır. Bunlar; 1) Bilim Profesörleri 2) Film Profesörleri 3) Medyatik Profesörler. Kısa kısa da olsa açıklayalım. Bilim profesörleri adlarından da anlaşılacağı gibi, bilimle uğraşırlar. İşte Türkiye bilimsel yayın sıralamasında şurada şuraya yükselir. Hiç içinden buluş, teknoloji çıkmaz ama olsun. O da yeter. Bu tür oldukça nazlı bir türdür. Bir politikacı çıkıp da “Profesör dedikleriniz bunlar mı yahu!..” dediği için başka ülkelere göç ederler. Film Profesörleri; bunların işi gücü film fırıldaktır. Nereden kaymaklı bir iş, nereden kaymaklı bir proje bulursa dalarlar. Onun için fırıl fırıl dönerler. Son grup, son on yılda sayıları hızla artan bir türdür. Bunlara göre vicdan eşittir cüzdandır. Bilim veya doğru ise, parayı verenin istediği hususlardır. Eline verilen Sümer tabletini akşam ezberleyerek her gün bir televizyon kanalında tabletini okuyacaktır. Bunlar her şeyi bilirler. Her şeyin uzmanı kendileridir. Sokaktaki vatandaşa “kardeşim yanlış konuşuyorsun. Onun aslı şöyledir” demeye kalk. “Yahu! akşam filan kanalda bir hocadan dinledim. Sen ondan daha iyi mi bileceksin deyip adamı sustururlar. Şimdi bana soracaksınız biliyorum. Sen hangi gruptasın? Hani ODTÜ olayları sırasında “Eğer bu ülkenin hocaları buysa, bunların yetiştirdiği öğrenci de böyle olur” hakaretinden sonra, bu hakareti her sabah yarım bardak çayla içip, sırf vicdanım rahatlasın diye öğrencilerime birkaç kelime öğretmeye koşan bir garip insanım. Varın grubumu siz tayin edin. Standalone zihinler! Bu teknik deyimi bir zorunluktan seçtim, çünkü henüz TDK ya da bir başka kişi/kurum Türkçe karşılık önermedi. “Tüm işlevlerini kendi içinde barındıran” anlamında kullanılıyor. Tınaz Titiz Farkı örneklemek için.. Daha çok bilgisayarlar için kullanılan bu deyim şöyle açıklanabilir: Programlanabilir bir makine olan bilgisayarların hangi işlevleri yerine getireceği, program tarafından belirleniyor. Bilgisayara farklı bir program yüklendiğinde (ya da evvelce yüklenenler içinden seçildiğinde) bu defa da yeni program tarafından öngörülen işlevler yerine getiriliyor. Bilgisayarların ilk zamanlarında bir diğer makine tipi de “standalone” denilen tiplerdi. Bunlar, üretimleri sırasında sadece belirli bir işlevi yerine getirmek üzere tasarımlanır ve donanımları da buna göre yapılırdı. Programlanabilir makineler standalone makinelere göre çok esnek (her işe göre programlanabilir) iken, standalone makineler ise tasarımı sırasında öngörülen tek işlevi çok daha süratli yapabilirdi; ama ihtiyaç ne olursa olsun daima aynı algoritmayı uygulayıp, sadece kendi programlandığını yapmak kaydıyla. Günümüzde her iki makine tipi de yerine göre kullanılıyor. Bu vesileyle standalone için “kendi başına” karşılığını önereyim, belki tutar. Bu uzunca girişten amacım bilgisayarlarla ilgili malumatfüruşluk değil, bir gözlemimi nasıl açıklarım ve bu yolla biraz daha anlayışımı derinleştirebilirim çabası içindeyken, birdenbire standalone deyiminin o gözleme cuk oturduğunu keşfetmemdir. İşte amacım, bu bulguyu sizlerle paylaşmaktan ibarettir. Gözlem şu: Kendi alanında son derece birikimli ve deneymli, toplum sorunlarına, kendini feda edecek derecede duyarlı zeki insanlarımız var. Kuşkusuz sayıları doğal olarakaz, ama zaten dünyada da böyle. Sorun stoku bu denli kabarık toplumumuzda, bu nadir kaynağın her bir kişisinin her bir dakikasından yararlanmak zorunluğu var. Ama o da ne, bir bölümü standalone zihin yapısına sahip! Bu denli değerli bir kaynağın sadece kendi alışık olduğu yaklaşım biçiminı giderek daha şiddetli biçimde tekrarlaması, o kaynağı kullanılamaz duruma düşürüyor. Şunu hep birlikte kabul etmeliyiz ki: Çağdaş gelişmiş toplumların hangi görünür özellikleri nedeniyle geliştiklerini tekrarlayarak ve/ya • Atatürk’ün tüm yaşamı boyunca sadık kaldığı akılcılığı ve onun araçlarını bir kenara bırakıp, sürekli olarak O’nun propagandasını yaparak ve/ya • İslâm dininin temel ilkelerini merak edip öğrenip, yaşamına rehber etmek yerine sürekli olarak İslâmiyet propagandası yaparak ve/ya • Sürekli olarak yanlış olarak nitelediklerini ve onlar sürdüğü takdirde yok olacağımızı tekrarlayarak ve • Olması gerekenlerin hangi süreç adımları boyunca “yapılabilir” olduğu üzerinde durmaksızın “şimdi ve burada” gerçekleştirmek üzere önlemler önererek, işe yarar bir dönüşüm sağlanamaz. Standalone yaklaşım rahatlık verir, konfor alanımızı zorlamaz; edindiğimiz çevreyi, o çevredeki şöhretimizi riske sokmaz; bildiklerimizi, yaklaşımlarımızı terketmeyi, yenilerini aramayı gerektirmez; kendimizle duyduğumuz gururu sorgulamayı gerektirmez; ama hiç bir işe yaramaz da. Ne olur, nelerin “yapılabilir” olduğunu göz önüne alarak “kendi başına” (standalone) türü işleyişi bir yana bırakıp, bir de yeni gözlerle bakmayı, neyin niçin olduğunu anlamayı ama ben zaten anladım demeden anlamayı deneyelim.

