11 Ağustos 2022 Perşembe English Abone Ol Giriş Yap

Katalog

Aylar
Günler
Sayfalar
7 Şubat J937 CUMHURtYET SİYASÎ TARİH TETKİKLERİ Italyanın Akdeniz politikası ve safhaları Krallık tam vahdet haline geldikten sonra 1914 e kadar üç siyasî devre geçirdi Yazan : Enver Ziya Karal Bugün siyasî rejimi ve bilhassa çok faal dış politikasile dünyanın nazan dık~ katini celbeden, Italya, Avrupanın büyük devletleri arasma çok geç kanşmıştır. Ingiltere, Fransa, Rusya daha Onyedinci asırdanberi millî hududlar haricine ya yılmağa başladıkları halde, İtalyanlar henüz Ondokuzuncu asrın ilk yarısında millî hududlara kavuşmak ve millî bir devlet idaresinde toplanmak için didin mektedirler. Bu didinmenin son safhası ancak 1870 de Romanın Papa hâkimi" yetinden kurtarılarak, 1861 denberi fılen mevcud İtalya Krallığına hükumet merkezi yapılmasile nihayetleniyor ( 1 ) . 1870 te istiklâl ve ittihadını tamamh yan îtalya, büyük Avrupa devleti olmak politikasını takibe başlıyor. Bu politika iiç âmilin tesirile inkişaf ediyor: 1) coğrafî âmil. 2) tarihî âmil. 3) ekonomik âmil. Filhakika coğrafya bakımından İtalya, topraklannın yalnız bir cephesile değil, fakat üç cephesile ve tam manasile bir Akdeniz devletidir. İtalya yarımadası Akdenizde kısmen merkezî bir vaziyettedir. Sicilya adasile şimalî Afrikaya doğru uzanır. Tunusla bu ada arasında ancak 140 kilometroluk bir mesafe vardır. Bu vaziyet, İtalyayı bir Akdeniz po~ litikasına süriiklemek için ilk sebebdir. Tarihî âmil, bu sebebi tamamlayıcı mahiyettedir. İtalya, kendini, eski devrin €n büyük imparatorluklanndan Roma Imparatorluğunun varisi saymaktadır. Roma şehri bu imparatorluğun merkezi, Lâtin kültürü bu imparatorluğun kültürü, Akdeniz de bu İmparatorluğun bir gölü olmuştu. İtalya ileriye atılmak için hızını geriden alıyordu. 1870 i takib eden ilk anlarda henüz mübhem olan İtalyan politikası, meşhur vatanperver Nazimi tarafmdan 1873 te şu şekilde formülleş" tiriliyor: Akdeniz İmparatorluğu îtalyanın değismez ideali olacaktır. Bu Imparatorluk, akrabalar arasmda taksim edil" mesine imkân olmıyan bir imparatorluktur (2). Ekonomik sahadaki kalkınma da, I talyanlan Nazimi'nin işaret ettiği ideale koşturacak bir kuvvetteydi. Filhakika Sü" veyş kanalının açılmaması (1869) Ak denize keşıflerden evvelki ehemmıyetıni kazandırmış ve birçok İtalyan limanlarının ticarî faaliyeti bu yüzden artmıştı. 1871 de açılan Mont Cenis ve 1881 de resmiküsadı yapılan Saint Gothard tünelleri İtalyanın Avrupa ile münasebetr ni o kadar kolaylastırmış ve sıklaştırmıştı ki, îtalyanlar orta zaman'.arda olduğu gibi son zamanlarda da Asya ile Avrupanın kumüsyonculuğunu yapmanın bir gün mümkün olabileceğinı düşünmeğe başlamışlardı. Yukarıda sıraladığımız ve izah ettiği miz âmillerin İtalya politikası için müsbet tesirlerine rağmen Nazimi'nin bahsettiği Akdeniz İmparatorluğunu kurmak İtalyanın büyük güçlüklerle mücadelesine bağlıydı. Bu güçlüklerden en mühimmi Akdenizin siyasî vaziyetinden ileri gelmekteydi. Filhakika bu denizde bütün büyük Avrupa devletlerinin menfaatleri çarpış" maktaydı. svfcpı Q » ^ : ; Hatay İstiklâl marşı için Hatay Erkinlik cemiyetinden: Değerli arkadaşımız Hataylı Ahmed Faik Türkmenin 27/12/936 tarihli gazetelerde neşredilen marşı bayrak açma gününe mahsustu. Bu kere istiklâline kavuşan ülkemizin şerefli mazisini hal ve istikbalini içinde belirten istiklâl marşımızı tesbit etmek istiyoruz. Bu hususta edib ve şairlerimizin değerli yardımlarını esirgemiye celkerinden emin olarak daima gösterdikleri alâkayı bu yolda da göstermelerini dileriz. Yazılarm aşağıdaki adrese gönderilmesi rica olunur. Eminönü Hanı dördüncü kat Hatay Erkinlik cemiyeti EMİNÖNÜ Anadoluda Şehirdeki Türk abideleri arasında en göze çarpanı Ulucamidir, bu camide Arab ve Türk tarzlan yekdiğerine ka nşmış ve rekabet edercesine güzellikler yaratmıştır. Muhakkaktır ki böyle mühim fakat karışık bir bina üzerinde ilmî bakımdan tahliller yapabilmek ve mücmel neticeler çıkarabilmek için böyle birkaç saatlik bir turist gözü kâfi değildir, bu bina röleve edilmeli ve bütün hususiyetleri üzerinde ciddî bir emek sarfederek resimleri yapılmalı, diğer taraftan da tarihi üzerinde uğraşmalıdır, o vakit bütün mimarî ve tarihî hususiyetleri tel tel aynlabilir. Böyle olmakla beraber ben gene bu işler üzerinde uğraşan bir mimar gözıle görüp tesbit edebildiğim noktalan söylemeden geçemiyeceğim, belki tetkikatîa mesgul yurddaşlanma ve Adanada bunlar üzerinde çalışacak arkadaşlarımıza faydalı olabilir. Evvelâ umumî bir halde caminin plânma taslak bir kroki halinde bakalım: Asıl cami mihrab istikametine amud bir mustatil halinde uzanmış ve mustatil boyunca ortadan bir sıra ayaklar dikilmiş, bu ayaklar yekdiğerine kemerlerle bağlanarak üzeri çatı ile örtülmüştür. Bu mustatil plânm iki başında birer kısım aynlmıştır ki soldaki kısım Ra mazanoğlunun türbesi, sağdaki ise bir oda halinde, camiden bir duvarla aynlmış hususî bir namazgâh halindedir. Caminin tulânî olan bir dıl'ında mihrab, buna mukabil dıl'ında da avluya çıkan kapılar vardır, bu kapılar üç genış San'at tetkikleri Sıhhatsizliğe susamışlar kisi de dayak yemişe, adamakıllı döğülüp hırpalanmışa benziyorlardı. Gözleri donuk, yüzleri soluk, kılıklan bozuktu. Genclik bu tarümar bedenlerde kel başa takılmış şimşir tarak durumundaydı, pek acıklı görünüyordu. Kanepeye boş bir çuval yığılışile dü şer düşmez ikisi de ufladı, pufladı ve biri öbürüne derdini yandı: Sofradan on birde, poker masa sından dörtte, yataktan on iki buçukta kalktım. Bu, hergün böyle. Fakat bir türlü alışamıyorum. Şimdi başım kazan gibi. Gel de iş gör!.. Dinlıyen de ayni şeyi söyledi: Turhalli, bir halliyiz. Benim de gündüzüm gece, gecem gündüz oldu. Arada uykunun ahengi bozuldu. Geç yatıyorum, geç uyanıyorum. Fakat uykunun tadını bulamıyorum. Uyumak, benim i çın ayrı bir yorgunluk oluyor. Bunlar sıhhatsizliğe susamış iki bed baht gencdi. Bütün dünya, çok yaşamak çarelerini arayıp dururken onlar ölümü vakınlaştıracak yola dökülmüşlerdi, gencliklerini ihtiyarlığa çevirerek mezara doğru koşuyorlardı. İçim sıziadı, gazetemi yüzüme kapadım, kulağımı onlann dudaklarındaki harharayı duymamak i çin tıkadım. *** n AMtD YOLUNDA Adanadaki Ulucami 15 D ı ı .^/v«./\1. V. İzmir (Hususî) Bundan bir müd det evvel İzmir saylavı Benal Nevzadm evinde bir hırsızlık vak'ası olmuş, bazı eşyalar çalınmıştı. Zabıta tahkikatı neticesinde, vak'a failinin, evdeki hizmetçi Hediye olduğu meydana çıkmıştır. îzmir (Hususî) Yunanistandan gelen haberlere göre. Londra piyasasmda 1 AFRlKA y üzüm fiatları fırlamıştır. Stok azalmış ve Yunan korent üzümünden hiç kal İtalya, müttehid Krallık mamıştır. Bu sebeble Yunan ihracatçıolmadan evvel ları, Londradan yeni siparişler bekle Ingiltere ve Fransa bilfiil Akdeniz mektedirler. Bu meyanda ve hepsinden devletiydiler. Birincisi Cebelüttank ve evvel Türkiye mahsulünün kıymetinin Maltayı, ikincisi de 1830 danberi Ceza artacağı anlaşılmaktadır. yiri hâkimiyetlerinde bulunduruyorlar kilde olursa olsun uzlaşmak temayülünde dı. bulunmadı. Avusturya ve Rusya Onsekizinci asırFakat 1878 de hâsıl olan çok mühim danberi, siyasî programlarına, Osmanlı devletinden bazı yerler ilhak ederek Ak bir hâdise İtalyanın Alman ve Avusturdeniz devleti olmağı kararlaştırmışlardı. ya tarafına meyletmesini neticelendirdi. Bu hâdise Rus Osmanlı harbini müAvusturya, Selâniğe inmek, Rusya da teakıb (1876 1877) de imzalanan ABoğazlara yerleşmek emelinde idi. Bu büyük devletlerin siyasî menfaat yastafanos muahedesinın tadıli için, Ber~ lerine hic dokunmadan İtalyanın Akde~ linde bir kongrenin toplanmasıydı. nizde kuvvetlenmesine ve hele Akdeniz Berlin kongresi, Rusyanın Osmanlı İmparatorluğu kurmasına hiç imkân yok İmparatorluğıle başbaşa anlaşmasını istetu. İtalya siyasileri bu imkânsızlığı derhal miyen îngilterenin arzusu ve Almanya göremediklerinden İtalya politikası muh nm teşebbüsile toplanmıştı. Osmanlı Im~ telif merhalelerden geçerek inkişaf et~ paratorluğu, Rusya, İngiltere ve Almanmek mecburiyetinde kaldı. Bu merhaleler yadan maada Avusturya, Fransa ve îtalsırasile şunlardır: ya da kongereye davet edilmişlerdi. Ber~ 1) tereddüd devri 1870 1878. lin kongresi her nekadar Ayastafanos 2) üçlü ittifak devri 1878 1890. muahedesini bazı hususlarda Osmanlı 3) İngiltere ve Fransaya yakınlaşmak İmparatorluğunun lehinde değiştirdiyse devri 1890 1914. de, bazı Osmanlı topraklannın da tak 1870 ile 1878 tarihleri arasında ital sim edilmesine vesile teşkil etti. ya bütün devletlerile iyi geçinmek politi Avusturya, Bosna'Herseği idare et kasını takib etmektedir. Bu hususta ta mek hakkını elde etti. îngiltere Kıbrıs a~ kib ettiği metod her devletle ayn ayrı dasına yerleşti. Bismark Fransaya Tu anlaşarak, hiçbir tedafüî veya tecavüzî nusu işgal etmesini tavsiye etti. Berlin ittifaka girmemektir.. kongresinde Osmanlı împaratorluğundan Bu politika İtalyayı büyük bir Akde sonra en çok ümidsizliğe düşen devlet niz devleti haline getirecek politika değil İtalya idi. Çünkü, elleri boş dönmek dı. Çünkü passıf bir polıtıkaydı. İtalya ~ mecburiyetinde kalmıştı. Halbuki İtal nm Akdenizde büyük bir rol oynaması ya, Avusturyanın BosnaHersekte yer ya Fransa ile Avusturyaya karşı ve ya leşmesine mukabil Triyeste ve Trente şehud Avusturya ile Fransaya karşı uyuş hırlerinin kendisine bırakılacağını, bu da masile mümkündü. Halbuki ittihadı ta olmadığı takdirde Tunusun verileceğini kib eden senelerde İtalyayı bu iki dev tahmin etmişti. Akdenizde vaziyeti kuvIetten ayıran çok mühim meseleler vardı. vetlendirecek mahiyette olan bu yerler Fransa ile İtalyayı ayıran meselelerin verilmedikten maada, doğu Akdenizin basında, bazı İtalyan topraklarının Frande İngilterenin birlesmesi ve Fransanın sız istilâsı altında bulunması (Korsika, Sicilyanın karşısında, Tunusa gelip yerNis, Monako) ve Fransanın Papalığm, leşmesi ihtimali İtalyayı fevkalâde ür cismanî hükumetinin yeniden tesisine ta kütmekteydi. İttihadı bile müttefikler saraftar olması meseleleri zikredilebilir.. yesinde başaran İtalya, Akdenizin büyük Avusturya İtalya münasebatmı gerdevleti olmak projesinin de müttefikler ginleştiren meseleler de ayni mahiyett'ysayesinde muvaffak olacağını 1878 de di. Filhakika Avusturya 700,000 İlal Berlin kongresinde anladığmdan bu taıihyanı ihtiva eden Trente ve Triyeste şe ten sonra ittifak sistemıne yanaşacaktır. hirlerini elinde bulunduruyor ve İtalya (1) italya ittıhadi. Cumhuriyet 1/5/936. nm Adriyatikte yayılmasına engeller ya" (2) Bourgeois. Manuel HLstorique de poratıyordu (3). İtalya, bu sebeblerden litique etrangere. Tome m . dolayı 1878 tarihine kadar ne Fransa (3) Pietro Orsi. Histoire de l'Italie Moile, ne de Avusturya ile herhangi bir şe derne, Paris 1911. A. Colen. Hırsız, hizmetçi imiş J Ulucaminin mimber mozaiklart zına göre yapılmıştır, minaresi ve bunun yanındaki kapı oldukça nefis birer sanat eseridir. Bu cami banisi Halil Bey olduğu halde bazı eksik yerler bırakmış olduğunu ve bunları da oğlu Piri Paşanın ta mamlamış olduğunu mimberdeki kitabeden anlıyoruz. Mimberde itmam tarihi olarak ( H . 926) 1519 okunuyor. Bu kısımlar arasında bilhassa mimber ve mihrab kısımları görülüyor ki babasının tamamile Arab tarzında yaptırdığı bu caminin on üç yıl sonra ikmal aksamını Piri Paşa tamamile Osmanlı tarzında yaptırmıştır, sebebine gelince: Ramazanoğullannın Yavuz Selimın Mısır seferine iştirak ettikleri malumdur. Işte Mısır fethinden iki sene sonra ik mal edilmiş olan bu kısımların da Os manlı tarzında olacağı tabiî değil midir. Bu mimber ve mihrabda nazan dikkati celbeden yalnız bir hususiyet vardır ki Osmanlılar mihrablannı ya çini karışık beyaz mermerden, yahud da masif be yaz mermerden yaptıkları halde burada mihrabda Mısır kâri siyah ve beyaz mermerler karışık kullanmışlar ve gerek mihrabda ve gerek mimberde tıpkı Gebzedeki Mustafapaşa camisinde olduğu gibi nefis mozaiklar işlemişlerdir. Yalnız şu fark var ki Mustafapaşa camisindeki mozaik tezyinatta doğrudan doğruya Arab desenleri de bulunduğu halde A dana camisinde Mısırdan gelme ihtimalini hatırladığımız mozaik işçilerini mi marlar millî san'at taassubu altında çalıştırarak onlardan yalnız işçilik istemişlerdir. Mimar SEDAD ÇETÎNTAŞ Uzüm fiatları Meşhur Buffon'a sormuşlar: (Tarihi Tabıî) nizi yirmi sekiz se* nede yazdığımzı biliyoruz. Herhangi bir ilim adamı, bu kadar uzun bir zaman içinde böyle bir eser vücude getirebilir, diyelim. Fakat son eseriniz olan «Tabiatin Devirleri» kitabmı yetmiş yaşından sonra yazdınız ve on yedi defa tashih ettiniz, yenibaştan denilecek şekilde kaleme aldınız. Bu, nasıl oldu, vücudünüz böyle bir zahmete nasıl dayandı? Buffon'un cevabı gayet kısadır: Vaktinde yatıp kalkmakla ve az uyumakla!.. O, doğru söylemişti. Çünkü bütün ilmî muvaffakiyetlerini yatağa giriş, yataktan çıkış saatlerınip değışmez bir nizama bağh ve uykusunun az oluşuna borcluydu. Muayyen dakikada uykudan kalka bılmek için Jozef adlı uşağından, bir hayli vakit, hakaret görmeğe bile tahammül etmişti. Erken uyanmağa alışrnca Jozef'e büyük ikramlarda bulundu. Nasıl bulunmasın ki bu sayede seksen bir yıl yaşamak ve cildler dolusu kıymetli eser bırakmak imkânını buldu. Buffon'un çasdaşı ve hatta aşağı yukan yaşıtı olan Büyük Fredrik te deha " sındaki inkişafı, askerî ve siyasî muvaf * fakiyetlerini vaktinde yatıp vaktinde kalkmağa, az uyumağa borcludur. O, yaman bir tacidar olduğu halde gün doğmadan kendini soğuk su ile ıslatılmış bir havluyu yüzüne atarak uyandırmak için oda hizmetkârını mezun kılmıştı. Uşak, haşmetlu efendisinin uykuya daldığı dakikayı esas tutarak beş saat bekler ve bu müddet dolunca havluyu ıslatıp tacidarın yüzüne fırlatmak suretile onu yataktan sıçratıverirdi. Fredrik, işte bu sayede 46 yıl saltanat sürebilmiş ve bir gün hasta olmadan 84 yıl yaşamıştı. Ölüme değil hayata bel bağlamanın insanlar için medeniyet borcu olduğunu genclerimiz unutmamalı ve sıhhatsizliğe susamış mütereddi kimselerden iğrenerek Buffon'ları, Büyük Fredrik'leri örnek tutmalıdır. Dünyaya yaşamak için gelinir!.. Ulucaminin şark kapısındaki kitabe kemer halinde bırakılmış, sonradan ahşab kısımlarla kapatılarak kapılar yapılmıştır. Avluya çıkılınca sağda şark cephesine bakan bir kapısı ve bunun yanında yükselmiş minaresi vardır. So\ tarafta da bir garb kapısı vardır. Avlu etrafı sütunlu, kemerli revaklar ve medrese odalarile çevrelenmiştir. Işte binanm taslak plânı bundan ibarettır kı ınşaî safhalarını tesbit edebil mek için şimdilik yalnız üç kitabesini mütalea edeceğiz: Mezbahada yenilik Damga için elektrik makineleri getirtildi 1 Caminin şark kapısındaki kitabe. Mezbahada uzun müddettenberi hüs2 Mimberin kapısındaki kitabe. nü hizmetleri görülen müdürle muavin ve 3 Caminin garb kapısındaki kita memurlardan bir kısmınm yeni bütçede be. maaşlanna beşer lira ile onar lira araVaktile Adana abideleri üzerinde tet sında zamlar yapılmıştır. BuncJan başkikat yapmış olan îslâm Eserleri müzesi ka; Mezbahanın daha asrî bir hale konmüdür vekili Bay Abdülkadirin yardı ması takarrür ederek yeniden tedbirler amile de bu üç kitabenin tercüme ve ma lınmağa başlanmıştır. Bu meyanda eski nalan tesbit ettikten sonra cami hakkın usulle etlere vurulmakta olan damgalar da tahlillere girişebilirim: mahzurlu görüldüğünden elektrik makiEvvelâ birinci kitabeye bakalım, bu neleri celbolunmuştur. Bundan sonra etkitabenin bulunduğu şark kapısı binadan ler bu vasıta ile damgalanacaktır. Aynbiraz ayrılmış olan minarenin yanmda ca bir de amonyak makinesi getirilmiştir. dır, kapının üstünde bir şerid gıbi dolaBu makinenin kullanılması ihtısasa tesan kitabedeki yazıya göre camiyi ( H . vakkuf etaekte ve haricden mütehassıs 913) 1507 tarihinde Ramazanoğlu Ha celbi de doğru görülmemekte olduğu için lil Bey yaptırmıştır. O tarihte Adana ihtısas yapmak üzere Avrupaya bir taMısır memluklerinin hakimiyeti, altında lebe gönderilecektir. Bu talebe geldikten olduğu için bu Türk beyinin yaptırdığı sonra makineyi kullanacak ve daha başbu bina da Kahirede cari olan Arab tar ka mütehassıslar da yetiştirilecektir. necek kadar tıraşı uzamış, fevkalâde zayıf, perişan bir adamla karşılaştı. Yunanlılara teslim için gelen bir hafiye olmasından korktuğu için hâlâ gözgöze gelemiyordu. Dikkatle baktığı zaman tanıdı. Süphe yok bu Niyaziydi. Kâtib Niyazi Efendinin ta kendisi! Onu tanır tanımaz endişesi kayboldu ve hemen «Benimle gel!» diye kendi katına çıktı. * Niyazi Efendi, onu kolundan sarsarak zorla çevirdiği, «Nereye gidiyorsunuz ? Sizi çağırmağa geldim» diye seslendiği halde, o hâlâ koşuyordu. Nihayet durdurdu: Burda mı kalıyorsunuz? Vazgeçin. Allah aşkına beni kırmaym. Bize gideceğiz? diyerek cevabını beklemeden, odasmdan bavulunu kapıp yola koyulduğu için, Demir ister istemez onu takibe mecbur olmuştu.Hakikaten biraz sonra, Bursaya yerleştiği zaman ilk defa Alı Sabire rasladığı yolcu hanına girdiler. Tavuklar atların arasında eşeleniyor ve ihtiyar bir kadm taş avluyu yıkıyordu. Onden Niyazi çıkıp, dibdeki odalardan birinın kilidini açtı. Yarısı ambar, yarısı bekâr odası vazifesini gören bu izbelerin önünden geçerken içinin burkulduğunu duydu. Odada, kınk bir masa başına karşıhklı oturdular. Dikkatle birbirlerine bakıyorlardı. İkisi de söze girişmeğe hazırlandığı halde, sanki birşeyden çekiniyorlardı. Nihayet Demir başladı: Nasılsm Niyazi Efendi?.. Kâtib, acı acı güldü. Cevab verecek yerde, önceden mangala sürülmüş olan çaydanlığı alıp iki fincanla yerine döndü. Bir yandan çayları doMururken, bir yandan ayni acı tebessümile bakıyordu. Deminki suali boş bırakmanın manasızlığını farketmiş gibi: Ha, evet iyiyim. İşte görüyorsun!.. diye adeta kendini teshir eder gibi başını kaldırıp sıntarak tekrar baktı. Bu bakışta o kadar şıkâyet, sıtem, hatta belki de nefret gizliydi ki, Demir ona bir daha «niçin bu haldesin?» diye sormağa cesaret edemedi. Gerçekten dıkkat ettikçe, bu kadar kısa zamamn yüzünde ne derin izler bıraktığını farkedıyordu. Gözlerinin etrafı büyük bir hastalıktan kalkmıs gibi mosmor olmuşlu. Suratı artık iki pörsümüş deri parçası de necek kadar sarkıp derine çökmü=tü Vahsî bir hayvanın boğazına sarılır gıbi çay fincanmı kavnyaa iri. kemıkli el'«rindeki damarlar onda hâlâ sînırîe ve î Af. TURHAN TAN adam Cumhuriyetin içtimaî romanı: 113 Yazan: Hilmi Ziya Sedbaşındaki kahveden derenin kabarmaya başlıyan sularını seyretti. Renklı ve sıcak tabiatle beraber diriliğin neş'esini tattığı günleri hatırladı. Herşey gene o zaman gördüğü gibi yeniden doğuyordu: Kuru sırtlar yeşeriyor, ağaclar çiçekleniyor, Gökdere çağıltıyla akıyordu. Bahara çıkan hasta adamların yüzünde güneşle genişlemiş hayat çizgileri vardı. Her şeye rağmen, ona bütün şehir gülüyor gibi geldi. Kahve, hemen hemen boştu. Halk bu saatte güneş ve insanları görmeğe koştuğu için burada kendinden başkasını göremiyecek olanlar kalır diye düşündü. Gerçekten, duvarları kusatan aynalarda birbirinden aksederek derin bir perspektiv içinde uzayıp giden yüzlerce hayalini görüyordu. Kahvenin karanhğı ve aynala rın pası yüzünden mübalâğayla soluk ve bitkin görünen çehresinden ürktü. Kendini görmemek için yüzünü ellerile kapadığı halde, her tarafta gene yalnız kendisinden başka birşey görmüyordu. Kaçmak istediği şey onu mukavemet edilmez şekilde çektiği için, nihayet anaya yaklaşarak yüzüne dıkkatle bakmağa başla dı: Çoktanberi aynaya bakmayı unut muştu. Denebilir ki, farkına varmaksızın büyük bir ye'se düşmekten korkuyordu. Fakat şimdi, ne olursa olsun, bakmadan, hem de derinden derine tetkik etmeden kendini alamıyordu. Son günlerde birdenbire ne kadar da çabuk değişivermişti! Büyük bir hastalıktan kalkmış gibi renğı sararmış ve gözleri çukura kaçmıştı. Bununla beraber, onca asıl mühim olan bunlar değildi. Gözlerinin kenannı dolduran çızgilerle, çukurlaşan yanaklanndan aşağı doğru iki bıçak yarası gibi inen derin çizgilerle yüzünün manası büsbütün kayboluyordu. O şimdi karşısında, kendi fikirlerine acı acı gülen çökmüs bir insan gölgesinden başka birşey görmüyordu ve hergün binlercesine rasladığı bu silik gölgeye, bir müddet yabancı birini seyredeı gibi baktıktan sonra onun kendine aid olduğunu, daha dün büyük iddialarla yola çıkan insandan başka biri olmadığını farkettiği zaman, birden kalbinin durur gibi olduğunu hissetti. Bu dakika, adsızlar arasına kanşmak, kaybolmak istiyordu. «Kimseye görünmeden yola çıkmah!» diye düşündü. Ve başmı iğerek, yan sokaklardan kamyonlann durduğu hana geldi. Şoför, onu görür görmez tanıyarak koştu. Maksadını öğrenince kulağına: Neden olmasın! dedi. Niyet etmeğe gör. Dört yanımızı sarsalar kuş gibi uçururum! Obür sabah güneş doğmadan, nöbetçilerden az ileride çesme başından alacağını söyledi. Demirse, tamamile emin olmak için şoföre peşin vermeyi, saati ve yeri tekrar tekrar tenbih etmeyi unutmadı. Yolda kimseyle raslaşmamak ıçın, hızlı adımlarla döndü. Birden, adile çağırıldığını farketti. Tekrar Yunanlılara çatma korkusundan adımlarını sıklaştırıp adeta koşarak sesten uzaklasıyordu. Başını çevirmeğe cesaret edemeden süratle otele girdiği sırada sesin ona yaklaştığını, hemen kulağı dibinde vazıh oJarak «Demir Bey!..» diye çağırdığını görünce ısrar edemedi. Endişeyle kapıya döndü. Orada, sakallı de nadla devam eden eski bir kuvvet tortusu olduğunu gösteriyor. Bununla beraber bütün gücü yalnız ellerinde ve ağzında toplanmıştı. Sönecek bir ışık gibi zorla parıldıyan gözlerine ve harab olmuş yüzüne rağmen kenedienmiş ağzı, üstüste sımsıkı yapışmış dudaklarile, o hâlâ gizli bir kuvveti ifşa eder gibi duruyordu. Gözlerinin içi kinle parlıyor ve dudaklarının ucu aşağı doğru tezyifle, istihza ile kıvrılıyordu. Gene bu odalarda Ali Sabirle konuştuğu zamanı hatırhyarak titredi. Onu haftalarca karşısına alıp «biraz hayat şevkı.. Hayata bağlan, daima hayata!..» diye bağırdığı halde, gene ayni yerde ıstırabın kemirdiği baska bir gölgenin önünde donup kaldığını, ona söyliyecek bir kelime bulamadığını görerek utanıyordu. Ona şimdi ne diyebilirdi? Bir hayalet haline gırmis vicdan azabı gıbi karşısına dıkılen bu canlı ıskeletle ne konuşabılirdı? Ona şimdi neden bahsetse, bütün sözer kendılığınden hep ayni mevzua dönecekmiş gibi geliyordu. Gözlerinin irine hareketsiz ölü gözlerini dikerek baktığı zaman yalnız ayni şeyi söylemek istiyoı sanıyordu. LArkasi var]
Abone Ol Giriş Yap
Anasayfa Abonelik Paketleri Yayınlar Yardım İletişim English
x
Aşağıdaki yayınlardan bul
Tümünü seç
|
Tümünü temizle
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış makaleleri bul
Aşağıdaki yöntemler yoluyla kelimeleri içeren makaleleri bul
ve ve
ve ve
Temizle