16 Ağustos 2022 Salı English Abone Ol Giriş Yap

Katalog

Aylar
Günler
Sayfalar
KULTUR Cumartesi 30 Eylül 2017 Eskişehir’de Rock the City festivali Eskişehir, ilk kez bir rock festivaliyle tanışıyor. Kozlu Bahçe’de bugün başlayacak olan “Rock the City” festivalinde Şebnem Ferah, Duman, Feridun Düzağaç, Adamlar ve Keti, “Birlikte Güzel” sloga nıyla sahneye çıkacak. 12.30’da kapılarını açacak olan festival için Esgaz yanı açık otopark ve Osmangazi Üniversitesi çıkış kapısı noktalarından servisler kaldırılacak. EDİTÖR: ORHUN ATMIŞ TASARIM: ŞÜKRAN İŞCAN [email protected] 15 Antalya Film Festivali’ne boykot! Türkiye sinema sektörünün tüm meslek birlikleri, sendikalar, dernekler ve Uluslararası Antalya Film Festivali’ne katılmayacaklarını açıkladılar. Basın ve yayın organlarına gönderilen bildiri şöyle: “53 yıldır devam eden Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bu sene sinema sektörüne ve daha da önemlisi Antalya halkına sorulmadan alınan ani bir kararla, ‘Ulusal Yarışma Bölümleri’ kaldırılmıştır. Ulusal Yarışmaların kaldırılmasının doğuracağı sakıncalar adına sektörün tümü bu yanlışın düzeltilmesi yolunda çağrılar yapmış ve kamuoyu ile paylaşmış ancak festival yetkilileri bu çağrılara yanıt vermemiş ve bu yanlış kararda diretmiştir. Sinema endüstrimizin ulaştığı gelişim seviyesini görmezden gelen, üretilen filmlerimi zin seyirciyle buluşma imkânını ortadan kaldıran ve film üreten tüm kesimleri yok sayan Antalya Altın Portakal Film Festivali bu yanlıştan vazgeçinceye kadar festivalin hiçbir etkinliğine KATILMAYACAĞIMIZI kamuoyuna bildiririz.” Adana’nın kazancı Antalya Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’yı kaldırması Adana Film Festivali’nde eskisinden daha iddialı bir seçkinin oluşmasına yaradı Bu yıl Adana’da Altın Koza için yarışan filmleri izledikçe netleşen bir gerçek var: 10 filmlik seçkide yarışmaya yakışmayan, burada olmasına şaşırdığımız bir film yok. Önceki yıllarda ise durum biraz daha farklıydı. Yine iyi, hatta çok iyi filmler izlerdik, tıpkı bu yıl olduğu gibi, ama kötü, hatta çok kötü filmler de izlerdik. Bu yılın farkı sinema endüstrimizin üretim kalitesinin bir anda yükselmiş olması değil elbette; Antalya Film Festivali’nin ani bir kararla Ulusal Yarışmayı kaldırmasının Adana’yı festival takviminde tek seçenek haline getirmiş olması. Eskiden yapımcılar/yönetmenler iki festivalden birini tercih eder ve senenin rekoltesi ikiye bölünürdü, şimdiyse herkes Adana’yı istiyor mecburen ve hal böyle olunca da 10 filmin her biri iddialı konuma geliyor, listeyi doldurmak için alınan vasat filmlere yer kalmıyor. Festivalin sonlarına yaklaşırken, böylesi ortamların en hareketli kulisi olarak öne çıkan otel lobilerinde kurulan masalar arasında dolaştığınızda, hangi yapımların da ödül için daha şanslı olduğunu anlama fırsatı bulurdunuz. Bu yıl bu konuda da çok net bir görüş birliği yok. Ödüle layık filmler olmadığından değil elbette, herkesin farklı bir favorisi ol Daha filminde rol alan Hayat van Eck, performansıyla izleyicileri etkiledi. duğundan... Bir masada “İşe Yarar Bir Şey” (Pelin Esmer) övülürken, bir diğerinde “Körfez” (Emre Yeksan), bir diğerindeyse “Daha” parlatılıyor. Hem “Sofra Sırları”nda (Ümit Ünal) hem de “Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok” (Onur Ünlü) filminde boy gösteren Demet Evgar’ın adı sıkça telaffuz edilirken, yıllar sonra sinemaya dönen Başak Köklükaya ve “Kar” (Emre Erdoğdu) ile dikkatleri üzerine çeken Hazar Ergüçlü de sohbetlerde bol bol anılıyor. Yani hemen her dalda birden fazla öne çıkan isim var, ki bu da festival adına önemli bir kazanım kanımızca. İki Onur birden Onur Ünlü ve Onur Saylak aynı gün içinde filmlerini izlediğimiz, biri art arda filmler çeken, diğeri yönetmen kimliğiyle ilk filmine imza atan iki isim oldu. Bir önceki filmi “Kırık Kalpler Bankası” ile birçoklarında hayal kırıklığı yaratan Onur Ünlü bu kez sevenlerini mutlu edecek bizce. “Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok”ta sürreel bir kara filme imza atan Ünlü, hikâyesini körlük üzerine inşa ederken hem inandırıcı hem de şaşırtıcı bir dünya kurmuş. Absürtle harmanlanmış kara mizahın da eksik olmadığı film belki vizyonda Ünlü’nün bir diğer filmi “Cingöz Recai” kadar ilgi görmeyecek ama uzun vadede daha çok hatırlanacağını tahmin etmek zor değil. Festivalin bir diğer Onur’u, aslen oyunculuğu ile tanınan ve 9 yıl önce yine Adana’da “Sonbahar” ile ilk kez izleyiciyi selamlayan Onur Saylak ise ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesinde “ilk”liğe ait eleştirilere maruz kalmadığı gibi duygusal anlamda izleyicide iz bırakmayı başaran bir filme imza atmış. Hakan Günday’ın aynı adlı romanından hareketle yazıp (Günday ve Doğu Yaşar Akal ile birlikte kaleme alınmış senaryo) yönettiği filmde tahrip edici bir baba oğul hikâyesi anlatan Saylak bu yeni kariyerinde de dikkatle izleyeceğimiz isimler arasına girdi böylece. Baba rolündeki Ahmet Mümtaz Taylan’ın karşısında oynayan genç oyuncu Hayat Van Eck tüm filmi sürükleyen performansıyla bir anda herkesin konuştuğu, merak ettiği isim haline geldi, onu da belirtmeden geçmeyelim. Filme dair en etkili özetlerden birini ise Adana’daki galaya katılan Hakan Günday yaptı: “Bir insan nasıl televizyon izleyicisi olur, onu anlatmak istedik”. Venedik’te dünya prömiyerini yapan “Körfez” sürreel hikâyesiyle izleyiciyi farklı bir yolculuğa çıkaran, kafaları karştırdığı oranda zihinleri açan, mülkiyet odaklı hayatlarımızı sorgulamaya davet eden bir filmdi ve Adana’da izleyiciden güzel bir geri dönüş aldı. İzmir Körfezi’nde yanan bir petrol tankerinin ardından tüm kente çöken ve insanların şehri terk etmelerine sebep olan bir kokuyu odak noktasına yerleştiren film yer yer yolunu kaybediyor gibi görünse de akıllardan kolay kolay silinmeyecek sahneleriyle (o muazzam bataklık sahnesi mesela) ve kurduğu düşsel, alacakaranlık atmosferiyle ustalık yolunda önemli adımlar atmış bir sinemacının geldiğini muştuladı. Bu bağlamda belki şu saptamayı yaparak konuyu noktalamak yerinde olur: Adana’da yarışan ve ilk filmleriyle boy gösteren dört yönetmenin hiçbiri de hayal kırıklığı yaratmadı. Bu da az şey değil doğrusu. Komşudan iyi film çıkar [email protected] Taner Öngür ve 43.75 “Elektrik Gramofon” (Tantana) Naftalin kokulu şarkılar Taner Öngür’ün projelerinin hızına rüzgâr bile yetişemiyor. “Elektrik Gramofon” onun Moğollar’ın basçısından uzak bir hüviyetle çalıp söylediklerinden biri. İçindeki indirme kartı (bir de sarı saman kâğıda daktilo ile yazılmış dört sayfalık mektup) ile birlikte sadece plak formatında 250 adet basılıp 48 saat içinde tükenen, (250 daha basılacak olan) albüm, 10 şarkıdan, “Eski Türkiye’den Türkçe sözlü hafif müzik yahut 1920’ler ile 1970’ler arası unutulmuş ya da kayıp İstanbul şarkıları”ndan oluşan bir güldeste. Foxtrot’tan tangoya, çarlistondan valse; efsane “Karakız” kantosundan, bir kuşağın Kemal Sunal’lı “Atla Gel Şaban” filminin meşhur minibüs sahnesinden tanıdığı “Schiki Schiki Baba” şarkısına; ama hepsi neticede rock’n roll ve surf... Bu ma sumiyet yüklü şarkılar bir rock’n roll topluluğunun elinde olabildiğince asıllarına sadık yorumlanmış. Sema’dan aşina olduğumuz bu naftalin kokulu, sepya tonundaki şarkıları elindeki surf gitarıyla yorumlarken, 43.75 adlı topluluk eşlik ediyor Öngür’e: gitarda Haluk Önol, davulda Emre Ekşi, basta Ayberk Kınık’tan oluşan. “Elektrik Gramofon” Yeni Türkiye’nin çirkin, atarlı ve ruhsuz şarkılarına karşılık, eski Türkiye’nin bu kubbede baki kalan hoş sadası... C. Umut Oruç “Rhythmospace” (Lunas Music Prod.) Mutluluk arayışında... Coşkun Umut Oruç adı müziksevere aşina gelmeyebilir. 15 yıldır çeşitli oluşumlarda bulunmasına, çalışmasına rağmen camianın kıyısında yaşayanlardan biri. İçinde filizlenen notaları uzaktan merkeze doğru serpiştirenlerden. Bunun nedeni meslek odaklı bir yaşamı sürdürmesi, uzman doktor olarak mecburi hizmetini yerine getiriyor oluşu. 31 yaşındaki Hataylı Oruç, film müziği, armoni ve müzik teknolojileri alanlarında eğitim almış. Müziksever bir ailenin ferdi ve newage sevdalısı olarak yıllardır kendi melodilerini üretip kaydeden Oruç, şimdi birikimini damıttığı ilk albümü “Rhythmospace” ile dışarıya açılıyor. Bestesi, kompozisyonu ve du¨zenlemeleri kendisine ait sekiz parçadan oluşan albu¨m, klasik newage’i ambient, downtempo ve trance gibi tarzlar ile harmanlı yor. Oruç ana çalgıları olan klavye ve davulun yanı sıra etnik sesler de kullanıyor. Adil Osman Coşkun’un yapımcılığında gerçekleştirilen albümün tek sözlü parçasında Burak Bahçekapılı, Direncan Gürcan’ın satırlarını seslendiriyor. Hayatının iki yarısını tutkudan yana buluşturan adamın albümündeki parçalar genelde dinamik, içerik ise mutluluk ve sevgi arayışı için çıkılmış bir yolculuk. Çok temiz bir iş “Rhythmospace”, doktordan... Julia Louis’e kanser teşhisi Seinfeld dizisiyle tanınan, 11 kez Emmy ödüllü ABD’li aktris Julia LouisDreyfus, meme kanserine yakalandığını açıkladı. 2012’den bu yana Veep adlı dizide oynayan 56 yaşındaki oyuncu, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Her 8 kadından birine meme kanseri teşhisi konuluyor. Bugün ben de onlardan biriyim. İyi haber şu ki muhteşem bir destekleyici grupla şefkatli aile ve arkadaşlara ve sendikam sayesinde harika bir sigortaya sahibim. Kötü haberse her kadın bu kadar şanslı değil. O zaman gelin tüm kanser türleriyle savaşalım ve uluslararası sağlık hizmetini gerçek haline getirelim” ifadelerini kullandı. Veep’in yapımcı şirketi HBO ise diziyi iptal etmeye ceklerini, çekim programını LouisDreyfus’a göre ayarlayacaklarını bildirdi. ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR Bükreş’in kenar mahallesinden kırık bir aşk hikâyesi 65. San Sebastian Film Festivali’nin son günlerine hareket getirdi ve Romanya yapımı “Soldiers. Story of Ferentera” büyük ödül Altın İstridye için yarışan 18 filmin arasından öne çıktı. Jüri başkanı John Malkovich’in tercihleri bilinmez ama bu akşam sahiplerini bulacak ödüllerde komşu Romanya’nın şansı büyük. “Turn off the Lights” adlı belgeseliyle övgü ve ödüllerle baş tacı edilen genç Sırp kadın yönetmen Ivana Mladenovic bu ilk uzun metrajlı filminde de fakir mahalle sakinlerinin hal ve ahvalini gerçekçi bir yaklaşımla tespit ediyor. Rumen vatandaşların yaşadığı Bükreş’in kenar mahallesi Ferentera’dan imkânsız bir aşk hikâyesini anlatan film, başrolü de paylaşan Adrian Schiop’un yarı oto biyografik romanından, yönetmenin deyişiyle ‘serbest’ uyarlanmış. İşsiz eski mahkum Alberto ile antropoloji tezi için Rumen mahallesine taşınan akademisyen Adi arasındaki ilişki dengesini ve eşcinselliğin kabul edilmediği tutucu bir toplumdaki hallerini incelikle tespit eden Mladenovic, kurguyla belgeselin arasındaki sınırları belirsizleştirmek istemiş. Yazar Adrian Schiop gibi Alberto rolündeki Vasili Pavel Digudai de hayatlarında ilk kez oyunculuk yapmışlar. Bir klüpte koruma olarak çalışan evli ve çocuklu Digudai’nin rolü kabul etmesiyle filmin önünün açıldığını söyleyen yönetmen, “Bu kadar doğal ve yetenekli birisinin toplumun muhafazakârlığına rağmen bu rolü kabul etmesi benim için de dönem noktası oldu” dedi. Gerçekten de filmin başrol oyuncularının ödülle takdir edilmesi şaşırtıcı olmayacak. C MY B
Abone Ol Giriş Yap
Anasayfa Abonelik Paketleri Yayınlar Yardım İletişim English
x
Aşağıdaki yayınlardan bul
Tümünü seç
|
Tümünü temizle
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış makaleleri bul
Aşağıdaki yöntemler yoluyla kelimeleri içeren makaleleri bul
ve ve
ve ve
Temizle