16 Ağustos 2022 Salı English Abone Ol Giriş Yap

Katalog

Aylar
Günler
Sayfalar
KULTUR Çarşamba 6 Eylül 2017 ‘Robinson Crusoe ve Cuma’ filminin Cuma’sı Nyambi hayatını kaybetti Robinson Crusoe ve Cuma filminde Cuma karakterini canlandıran Malavi doğumlu oyuncu John Nyambi, böbrek yetmezliği nedeniyle 24 yaşında hayatını kaybetti. Genç oyuncu, 2010 yılında Malavi’den Türkiye’ye okumak için gelmiş ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde eğitim görmüştü. “Robinson Crusoe ve Cuma” filminin yönetmeni Gürcan Yurt, Nyambi’nin ölümüyle ilgili olarak Twitter hesabından, “Hep mi iyiler kaybeder? Filmde Cuma’yı canlandıran John kardeşimi kaybettiğimizi öğrendim. Acımız tarifsiz” ifadesini kullandı. EDİTÖR: ÖZNUR OĞRAŞ ÇOLAK [email protected] 15 Emre Yeksan, Venedik’te, “32. Eleştirmenlerin Haftası” seçkisinde yer alan “Körfez” adlı filmiyle ‘En İyi İlk Film Aslanı, Luiigi De Laurentiis Ödülü’ne aday. Katılımcı ve paylaşımcı ruhu yücelten, geleceğe umutla bakan başarılı özgün bir ilk film “Körfez”... ‘Körfez’in bataklığında yeşeren umut... 74.VENEDİKFİLMFESTİVALİ Genç Türk sinemasının yaklaşık on yıldan bu yana gözlemlenen güçlü soluğu, bir noktada, çelişkileri durmadan keskinleşen ülke gerçeklerinin doğurduğu kaygılarla düz orantılı olarak yükseliyor. Aslında, örnekleri bol olan klasik bir saptamadır bu: Siyasal ve toplumsal baskılar arttıkça; haksızlık, adaletsizlik ve yolsuzluk sıradanlaştıkça; korkunç iç ya da dış savaşlar yaşandıkça; sanatçıların yaratıcılığı önünde bulvarlar açılır... İspanyol sinemasının en incelikli, en derinlikli politik sinema örneklerini Franco döneminde verdiğini unutmayalım. Halkların diktatörleri kurtarıcı olarak görme yanılgısından kurtulamadığı bunalımlı geçiş dönemlerinde bir sanatçı için işlenecek malzeme bol, eleştirilecek konu çoktur. Öfkeleri de kabına sığmaz tabii... Venedik’te, “32. Eleştirmenlerin Haftası” (Settimana İnternaziona le della Critica) seçkisinde yer alan “Körfez” adlı filmiyle ‘En İyi İlk Film Aslanı, Luiigi De Laurentiis Ödülü’ne aday olan Emre Yeksan (1981) da, bol bol malzeme bulmuş önünde. Hem Türkiye, hem de dünya gerçeklerinin cömertliğini çok iyi değerlendirmiş. Bıkıp usanmadan, yıllar boyunca kendini ve yakın çevresini gözlemleyerek malzeme toplamış, yoğurmuş, derlemiş... Sofia Coppola’nın filmi Adana’da prömiyer yapacak Oscarlı Sofia Coppola’ya Cannes 2017’de En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran “The Beguiled”in Türkiye Prömiyeri Adana Film Festivali’nde gerçekleşecek. Başrollerini Nicole Kidman, Kirsten Dunst ve Colin Farrell’ın paylaştığı film, Türkiye’de vizyona girmese de prömiyerini Adana’da yapacak. “Körfez”, bir zamanlar çok pis kokan İzmir Körfezi. Bu kez daha da pis kokuyor. Maskelerle dolaşmak zorunda kalan İzmirliler, yavaş yavaş terk etmektedirler kenti. Bir tanker, alev alev aydınlatır geceyi. Herkes tedirgin ve kuşkucudur; kimse kimseye güvenmez... Bu boğucu atmosferde nefes almak zorlaşmaktadır... Pis kokular, burada güncel çürümüşlüğün metaforu değil sadece. Yo lunu bulamayanları yutmaya hazır bataklık imajı da sanıldığı kadar beylik bir metafor değil... “Körfez”in senaryosunu Ahmet Büke ile kaleme alan Emre Yeksan, konusuna farklı açılardan yaklaşarak yerel boyutların ötesindeki evrensel akrabalıkların altını çizmeyi de başarıyor. Doğa kirliliğine ilişkin küresel kaygılar bu akrabalığın bel kemiğini oluşturmakta. “Körfez”in, geleceğini nasıl kurgulayacağını bilemeyen genç karakteri Selim (Ulaş Tuna Astepe), kimliğini ve geleceğini ararken, yavaş yavaş bireyselliği aşıp çevresine açılır. Gerçek umudun, kitlesel eylemlerde olduğunu kavrar sonunda... Yoksul balıkçı kulübelerinde yaşayanların sıcak insan kokusunu duyumsayabilen Selim; ormanların iç sesini kabukları soyulmuş ağaç kütüklerine kulaklarını dayayarak dinleyen duyarlı kereste işçileriyle de yakın akrabalığı olduğunu keşfedecektir... Üstelik, bütün bunları yazıp sahneye koyarken, hiç de aşırı derecede öfkeli değil Emre Yeksan. Filmdeki alteregosu Selim karakteri gibi alabildiğine sakin ve mesafeli, düşünceli. Sonuçta, katılımcı ve paylaşımcı ruhu yücelten, geleceğe umutla bakan başarılı özgün bir ilk film “Körfez”... Finlandiya’nın Oscar adayı ‘Tom of Finland’ Finlandiya’nın Yabancı Dilde En İyi film Oscar’ı için aday gösterdiği film, yönetmenliğini Dome Karukoski’nin yaptığı “Tom of Finland” adlı biyografik yapım oldu. Tom of Finland takma adıyla eşcinsel ikonlar yaratan ressam Touko Laaksanon’un gerçek yaşam hikâyesini perdeye taşıyan film, geçen ocak ayında gösterildiği Göteborg Film Festivali’nde FIPRESCI ödülünü kazanmıştı. Senaryosunu Aleksi Bardi’nin kaleme aldığı “Tom of Finland” eşcinsel camianın küresel ölçekte eşit insan hakları için mücadele verdiği yıllarda yaşanan bir aşk öyküsünü anla tıyor. 2. Dünya Savaşı sonrası Finlandiya’daki dostlarını eğlendirmek ve ülkedeki homofobik toplumla dalga geçmek için çizdiği eşcinsel temalı desenlerin Los Angeles’da son derece popüler olmasıyla hayatı değişen Laaksanon bir anda ikonik bir kişiliğe dönüşür. Filmde başrolü üstlenen isimse Pekka Strang. Konuş, belleğim! Eylül’ün 6’sı, 7’si geldi mi, hep bir şeyler yazayım derim ve her yazışımda da hep aynı yazıyı yazıyormuşum duygusuna kapılırım. Çünkü her seferinde aynı acıyı, hüznü duyarım yüreğimde, aynı utançla kızarır yüzüm, aynı kara leke oturur gözbebeklerime... HHH Bazen 62 yıl önce çocuk belleğime çakılıp kalmış Büyükada görüntüleri beliriverir gözlerimin önünde. Gecenin karanlık pususunda Rum evlerinin kapılarını, pencerelerini kıran çapulcular. Ertesi sabah İskele’ye indiğimde, camı çerçevesi indirilmiş, talan edilmiş Rum dükkânları. Çocuk aklımla nereden bileceğim Demokrat Parti’nin iktidarda olduğunu, Kıbrıs sorununun uluslararası alanda yeniden gündeme geldiğini... Kısa bir süre önce ülkede yaşanan ekonomik canlanmanın durgunlaşıp bunalımın başgösterdiğini, hükümetmuhalefet ilişkilerinin gittikçe gerginleştiğini... DP’nin otoriter eğilimlerinin iyiden iyiye belirginleşmeye başladığını, iktidarın varlığını sürdürmek için Rum yurttaşlara karşı bu denli vahşice bir kışkırtmaya gereksinim duyduğunu... Gözü dönük saldırıların yalnızca Büyükada’da değil, tüm bir İstanbul ve İzmir’de yaşandığını... Dönemin iktidarının, muhalefeti ve basını cendereye sokmak için, kendi kışkırttığı olayları bahane ederek Basın ve Toplantı Yasası’nı daha da ağırlaştırdığını, özgürlüklere okkalı baskılar getirdiğini... HHH Evet, 1955’in 67 Eylülünde Büyükada’da olup biteni 8 yaşındaki bir çocuğun gözünden izlemiştim. Yıllar sonra, Füruzan’ın “Sevda Dolu Bir Yaz” kitabındaki “İkinci Yaz Şarkıları”, Hulki Aktunç’un “Gidenler Dönmeyenler” kitabındaki “Göz Bağı” öykülerini okurken o günlere yeniden çocuk gözüyle bakacak; belirli bir saflıkla, bozulmamışlıkla bakıldığında trajedinin daha da çarpıcı bir biçimde belirdiğinin farkına varacaktım. HHH Çok değil, 12 yıl önce, Beyoğlu’nda Karşı Sanat Galerisi’ndeki sergide 67 Eylül Olayları’nın küçük ölçekli bir tıpkıbasımının görgü tanığı olacağımı da bilemezdim. Olay gecesi ve sabahı çekilmiş, ama sıkıyönetimin sansürü yüzünden büyük bölümü yayımlanmamış fotoğrafları izlerken, sergi salonuna dalan bir güruhun duvarlardaki fotoğrafları yere çalıp çerçevelerini kıracaklarını, bazılarını pencerelerden aşağıya atacaklarını nereden bilebilirdim... HHH Sözünü ettiğim “50. Yılında 67 Eylül Olayları” sergisinde var mıydı, anımsamıyorum. Sanırım bir dergide görmüştüm: Şık bir giyim mağazasının vitrini indirilmiş. Birbirinden güzel giysilerin bazıları sokağa dökülmüş, bazıları içeride. Abanoz Sokağı’nda çalışan genelev kadınları, belki her gün vitrinde görüp imrendikleri giysileri cezbeye tutulmuşçasına sırtlarına geçiriyorlar... Toplumsal, sınıfsal, ruhsal, ne çok şeyin aynasıydı o grotesk fotoğraf. Sanki bir Dostoyevski romanından ya da bir Fellini filminden fırlamış... HHH Bugünkü güncemde bunlar yazılı. Oscar Wilde demişti değil mi: “Bellek, hepimizin yanında taşıdığı güncedir.” Gümüşlük’te festival Gülsin Onay’la kapandı Muğla’nın Bodrum ilçesinde düzenlenen 14. Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali, Devlet Sanatçısı Piyanist Gülsin Onay’ın antik taş ocağında verdiği konserle son buldu. Önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da DenizBank ana sponsorluğunda, 26 Temmuz 4 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilen festival, Bodrumlu müzikseverlerin 6 hafta boyunca ilgi odağı oldu. Çok sayıda klasik müzikseverin katıldığı kapanış konserinde Gülsin Onay, Johann Sebastian Bach, L. Van Beethoven ve George Enescu ve Franz Liszt’in eserleriyle festival sahnesinde yer aldı. Tarihi mekânı dolduran dinleyicilerin yoğun alkışları ile tekrar sahneye gelen Onay, bu defa iki bis yaparak altı haftadır devam etmekte olan festivali, bir sonraki yıla kadar sonlandırdı. Bu yıl 26 Temmuz’da başlayan 14. Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali, 21 ana konsere ev sahipliği yaparken; her yıl düzenlenen Gümüşlük Festival Akademisi, 5 farklı dalda masterclassa sahne oldu ve 100’ün üzerinde genç yetenek, bu kurslardan sertifika aldı. C MY B
Abone Ol Giriş Yap
Anasayfa Abonelik Paketleri Yayınlar Yardım İletişim English
x
Aşağıdaki yayınlardan bul
Tümünü seç
|
Tümünü temizle
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış makaleleri bul
Aşağıdaki yöntemler yoluyla kelimeleri içeren makaleleri bul
ve ve
ve ve
Temizle