08 Mayıs 2026 Cuma Türkçe Subscribe Login

Catalog

Months
Days
Pages
10 EKİM 2011 PAZARTESİ KÜLTÜR CUMHURİYET SAYFA kultur@cumhuriyet.com.tr 15 Arthur Miller’ın yazdığı, ‘Orkestra’ 13 Ekim Perşembe günü Ankara’da İrfan Şahinbaş Sahnesi’nde Orkestra kimin için çalıyor? Arthur Miller’ın yazdığı, Yıldırım Türker’in dilimize kazandırdığı “Orkestra” 13 Ekim Perşembe günü Ankara’da İrfan Şahinbaş Sahnesi’nde “çalmaya” başlayacak. Provaların son ve en zorlu dönemecindeyiz artık. Murat Gülmez’in AuschwitzBirkenau ölüm kampını çağrıştıran sahne düzenlemesi içinde, tasarımını Hale Eren’in yaptığı SS, mahkum, kapo vb. giysileriyle, Önder Arık’ın ışık kreasyonu içinde dolaşan oyuncular neredeyse 70 yıl önce yaşanmış bir trajedinin soluğunu günümüze taşıyorlar. Kompozitör Kemal Günüç’ün düzenlemesini yaptığı müzikler barakada çınlarken, Opera’nın değerli sanatçılarından İpek Böler’in çalıştırdığı aryalar, şarkılar yükseliyor diğer bir köşeden. Holokost döneminde yaşananlar bilinen insanlık, vahşet, canavarlık tanımlarını o denli aşan bir boyutta ki, araya giren zaman ve mekân farklarına rağmen olaya biraz geri çekilerek, belli bir uzaklıktan bakmak zorlaşıyor bazen. Böyle anlarda 8 yıl önce Bursa Devlet Tiyatrosu’nda da olduğu gibi imdadıma Primo Levi yetişiyor. 1919’da Torino’daki küçük Yahudi cemaatinin bir üyesi olarak doğan Primo Levi, 2. Dünya Savaşı’nda Kuzey İtalya’daki direniş hareketine katılmış, ancak 1943’te yakalandıktan sonra önce İtalya’daki bir toplama kampına, 1944’te de Auschwitz’e gönderilmişti. 27 Ocak 1945’te Kızıl Ordu askerleri tarafından kurtarılıncaya dek toplama kamplarında yaşadıklarını, savaştan sonra kaleme aldığı çeşitli yapıtlarda anlatan Primo Levi, 1986’da yayımlanan “Boğulanlar, Kurtulanlar”ın ardından, 11 Nisan 1987’de intihar etti. İnsanın kendi etinde, bedeninde yaşadığı cehennemi araya belirli bir mesafe koymayı başararak çok daha aşkın bir düzlemde yorumlayabilmesi, gerçek bir bilgeliğe işaret eder. Primo Levi bu bilgeliğin çok çarpıcı örneklerini sunduğu “Boğulanlar, Kurtulanlar” adlı yapıtında Auschwitz toplama ve imha kampındaki insan ve iktidar ilişkilerini değerlendirirken şöyle bir yorum yapıyor: “Hayal kırıklığına uğramış insanlar arıyordu gücü, bu da Lager [Nazi toplama kampı] mikrokozmosunda totaliter toplumun oluşturduğu makrokozmosu yeniden üreten bir çizgidir: Her ikisinde de güç, kapasitenin ve hak etmiş olmanın dışında, hiyerarşik otoriteye bağlı kalma eğilimi gösteren ve bu yolla başka türlü erişemeyeceği bir toplumsal konumu arayan kişilere cömertçe verilir.” nia ilk geldiğinde sürekli dışarıda olup bitenleri düşünüyor, bulunduğu koğuşta söylenenleri, yapılan hareketleri, esprileri kampta diğerlerinin yaşadıklarıyla ve her gün binlerce insanın öldürülmesi gerçeğiyle kıyaslayarak değerlendiriyor. Ama zaman geçtikçe, onda da hayatın kendi ritmi her şeyin önüne geçiyor bazen. Gülmek, konuşmak, şakalaşmak, en olmayacak şeylerden ötürü kavga etmek hayatlarının bir parçası oluyor. Fenelon, AuschwitzBirkenau’da hayatın ağır, içe kapanmış, sürekli ölüm hissedilerek yaşanmadığını belirtiyor ve ekliyor: “Hayır, tam tersine: Ölüm her an kapıda, bunu herkes biliyor, ama yaşanılan sürece hayat her şeye ağır basıyor.” İşte, böylesi bir ölüm kampında bile bir mikrokozmos oluşması, onun içinde iktidar ilişkilerine varıncaya kadar her şeyiyle bir “dünya modeli” kurulması insana dair bu zeminde mümkün oluyor. Ama bunu sadece bir olumluluk diye görmemek gerek. Çünkü hayatın bütün pislikleri, kıskançlıklar, bencillikler, hoşgörüsüzlükler, insan sıcağının yitip insan soğuğunun öne çıkması da bu koşullarda çok daha altı çizili bir biçimde yaşanıyor. Arthur Miller’ın senaryosunun adı: “Playing for time”; “Zaman kazanmak için müzik yapmak” diye çevrilebilir. “Orkestra” üyeleri bir Nazi subayının komutuyla her an sona erebilecek hayatlarını biraz daha uzatmak umuduyla konserler verirken, diğer yandan da “hayatın kendi ritmi içinde” kalmaya devam ediyorlar. Oyunu sahneye koyarken şu soruyu sık sık sordum kendime: Evet, ölçek, koşullar, dönem, her şey apayrı, ama biz çok mu farklıyız? “Zamanı biraz daha uzatmak” için nelere göz yummuyoruz şu adaletsiz dünyada? Bizim “orkestra”mız kimler için çalıyor peki? müzisyen Jane Birkin basın mensuplarıyla buluştu. Önceki gün açılış töreninde Tuncel Kurtiz’e ödülünü takdim ederken Kurtiz’in elini öpen Birkin “Kurtiz’i Fatih Akın’ın filminden tanıyorum. Kendisi ile ilgili bilgi edindim ve uzun süre ülkesinden uzaklaştırıldığını ve siyasi mücadele verdiğini öğrendim. Böyle cesaretli bir adamın eli öpülür” dedi. Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” filmini defalarca izlediğini ve çok yetenekli bir yönetmen olduğunu söyleyen Birkin, “Hem Türklüğün hem de Almanlığın en iyi noktalarını almış bir yönetmen. Ben de Fransa’da İngilizliğimle, İngiltere’de de Fransızlığımla övünürüm” dedi. Göçmen hakları için de çalışmalar yürüten Birkin, Paris’teki Çeçenlerle ilgili yürüttüğü çalışmalardan da söz etti. “Bir zamanlar Çeçenistan’a gitmem yasaklandı. Çeçen başkanı çok korkunç biri ve ayrıca Putin’in yakın arkadaşı. Artık gitmem.” Toplantıya turuncu bir fularla katılan sanatçı, Dalai Lama’nın Çinin baskısıyla Güney Afrika’ya girişinin engellendiğini söyledi ve turuncu fuları da Burma’nın rengi olduğu için bugüne özel taktığını belirtti. ‘Yalnız Kardeşçe’ Türk şiirinin ‘aykırı’ (ya da ‘ayrıksı’) şairi, kendisine şair denilmesini istemeyen büyük şair Ece Ayhan’la Ankara’da tanıştık. 25 yaşında ve ilk kitabı Karşılığını Bulamamış Sorular o yılın sonunda yayımlanacak ‘kitapsız’ bir şairdim. Dergilerde çıkan şiirlerimle ilgili olarak, o yıllarda Bodrum ve Gümüşlük’te yaşayan İlhan Berk ve Ece Ayhan’dan, okuduğum ODTÜ Sosyoloji Bölümü’ne mektuplar gelmişti. Şiirleriyle her zaman var olan iki büyük şairle tanışıklığımızın 30. yılı. Özellikle 1984 güzünden itibaren, Ece Ayhan’ın İstanbul’a gelmesi, Nilgün Marmara’nın evinde kalmaya başlaması ve sonrasında dostluğumuz pekişti. İlhan Berk’le de son yılına kadar İstanbul’da sıklıkla buluştuk, konuştuk. Çocukluğumda Eskişehir’in önde gelen iki kitabevinden biri Bizim Kitabevi, diğeri de Hatipoğlu Kitabevi’ydi, burada bir yaz çalıştım. Hayat Ansiklopedisi’nden Hasan İzzettin Dinamo’nun Kurtuluş Savaşı’nın romanı olan 8 ciltlik Kutsal İsyan’ına, Varlık’tan Yansıma dergisine, Kafka’dan Dostoyevski’ye, ilk kitapları, dergileri aldığım yer Bizim Kitabevi’dir. 1981 sonunda, Yaşar Miraç’ın yönettiği Yeni Türkü Şiir Yayınları’ndan benimle birlikte Ahmet Erhan, Adnan Azar ve Adnan Özer’in de şiir kitapları yayımlanmıştı, burada toplu imza günü yaptık. Yücel Saraçoğlu ile bu imza gününde tanıştım, sanata, edebiyata meraklı birisiydi. 1982’de memuriyetten ayrılıp, Eskişehir’in ilk özel sanat galerisi olan Evrim Sanat Galerisi’ni açtı. Saraçoğlu, Vatan, Cumhuriyet gazeteleriyle, Varlık, Türk Dili dergilerinde şiirler yayımlamış, 196264 arası “Özgür” adlı bir dergi çıkarmıştı. Yayıncılık yapmak istediğini, bu konuda kendisine yardımcı olup olamayacağımı sordu. Para pul konuşmadım, hem ne önemi vardı ki! Taze sosyoloji mezunu olarak, yüzlerce, belki sayısı 1000’e varan, Althusser’den Lacan’a, Foucault’dan Poulantzas’a, Terry Eagleton’dan John Berger’a kadar sosyoloji, antropoloji, dilbilim, edebiyat eleştirisi kitaplarını içeren bir liste hazırladım, ayrıca Türk edebiyatından, şiirinden büyük bir liste yaptım. Kimi şairler, çevirmenlerle görüştüm. Cevat Çapan’dan da, onun muhteşem çevirisi, Yorgo Seferis’in Üç Kırmızı Güvercin’ini almıştım. Sinan Yayınları’ndan çıkmış olan, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabı ve tüm yapıtlarının yayın hakkını almak üzere, Cevat Hoca’yla birlikte Nişantaşı civarında Oğuz Atay’ın eşinin ve kızının evine gitmiştik. Konuşmuştuk. Heyecanla Eskişehir’e döndüm, ama biraz da ürkek bir yapısı olan Yücel Bey, haklı olarak, bu kadar büyük yayıncılık yapamayacağını belirtince çöktüm! Yakınlarda çıkan Kardeşim Akif (Dipnot Y.) Ece Ayhan’ın Akif Kurtuluş’a yazdığı mektupları içeriyor. Ece’nin Akif’e 18 Mart 198213 Ağustos 1984 arası yazdığı 19 mektup. O mektuplarda adım sıkça geçiyor. Bugünlerde de sıkça sorulduğu için nedenini yazmak istedim. 12 Aralık 1982 tarihli mektubunda Ece, Akif’e, Yalnız Kardeşçe dosyasını Memet Fuat’ın beklenmedik bir şekilde geri gönderdiğini, kitabı genişletmesini istediğini yazıyor. Ben dosyayı 1983 yazında aldım Ece’den, avans da verildi. Fakat yayınevinin sahibi Yücel Saraçoğlu’nun, bu yayın işinin genişleyeceği ve altından kalkamayacağı kaygısıyla, avans ödediğimiz kimi çeviriler ve kitaplardan bile vazgeçmesi nedeniyle, Yalnız Kardeşçe 1 yılda yayımlanabildi, Haziran 1984’te. Telifi de ödendi. Kuşkusuz Ece Ayhan maddi olarak her zaman zor durumda ve sıkıntıda olduğu için, bu süre ona çok uzun geldi. O sıralarda ben de kendisine yazdım, o da bana yazdı, hatta tel çekti, bazen yanıt veremedim, çünkü hem kitapla hem yayınevinin sahibiyle uğraşıyordum! İki kitap yayımlayabildim Evrim Sanat’tan, biri Ece Ayhan’ın Yalnız Kardeşçe, ikincisi Cevat Çapan çevirisiyle Yorgo Seferis’in Üç Kırmızı Güvercin’i. Ece’nin kitabının kapağını Derman Över yapmış, küçük İskender’in babası, ünlü kapak tasarımcısı. Yücel Saraçoğlu aşk şiirleri, çocuk şiirleri, Atatürk şiirleri, veda şiirleri gibi antolojiler yayımlamış sonra Evrim Sanat’tan. Birkaç yıl önce de hayata veda etmiş. Primo Levi ikrokozmos ve iktidar ilişkileri Böyle bir mikrokozmosun ortaya çıkmasının, insanın doğasıyla ve ölüm/hayat ikileminin insanın özünde sahip olduğu belirleyici yerle ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Mitolojik dönemlerden bu yana insan zihnini, kültürünü, sanatını şekillendirmiş en temel sorunsallardan birinin, ölüm ile hayat arasındaki çizginin iyice inceldiği, hatta çok sık koptuğu bir imha kampında belirleyici olmasından daha doğal ne var diye M Arthur Miller sorabilirsiniz. Ama sözünü ettiğim ikilemin bence en ilginç ve paradoksal yanını, “ölümlü” olduğunun bilincine varmış tek canlı sayılabilecek insanda “hayat” duygusunun hemen her zaman ağır basması oluşturuyor. AuschwitzBirkenau’daki tutsakların durumu da bu çerçevenin dışına çıkmıyor. “Orkestra”nın ana malzemesini oluşturan Fania Fenelon’un anılarında bunu görmek mümkün. Fa Fania Fenelon’un anıları Yağmur altında festival AYŞEGÜL ÖZBEK ALTIN PORTAKAL DÜN ÖNEMLİ ÜÇ KONUĞU AĞIRLADI ANTALYA 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali, açılışın ertesinde güne sağanak yağmur eşliğinde hızlı başladı. Dün Ulusal Yarışma Gösterimleri’nin başlaması ve iki özel basın toplantısıyla hareketlenen festival, önce Onur Konuğu, dünyaca ünlü Azerbaycan asıllı senaryo yazarı Rustam Ibragimbekov ile festivalde filmleri gösterilen Azeri yönetmenler Yazar Rzayev ve Samir Kerimov’u ağırladı. Türkiye’de geçen “Hem Ziyaret Hem Ticaret” isimli filmin de senaristi olan Ibragimbekov son zamanlarda vaktini ve enerjisini tiyatroya ayırdığını belirterek “Bu yıl Vanya Da Rustam Ibragimbekov yı’dan esinlendiğim bir oyun ve ayrıca özgün senaryomu hayata geçireceğim” dedi. Yazar Rzayev ise destanların zenginliklerinden söz ederek bu destanların sinemaya aktarılmasının ülkelerin tanıtımı için de iyi bir yol olduğuna değindi. Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın gelecek yıl festivalde Kazakistan Sineması’nı ağırlamayı düşündüklerini belirterek, “Antalya’da tamamlanmış ama çalıştırılamamış Çandır Film Stüdyoları var. GORA filmi dışında bu stüdyoları çalıştırmayı başaramadık. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve hükümet de desteklerse bu stüdyolar kullanıma açılabilir” dedi. Ardından da İngiliz asıllı Fransız oyuncu ve Kültür Servisi Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü alan son filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”, New York Film Festivali’nde gösterildi. Burada konuşan Nuri Bilge Ceylan, filmin bu yılın Oscar ödüllerinde “En İyi Yabancı Film” kategorisinde aday adayı da olmasına ilişkin “Türkiye’de Oscar çok önem verilen bir şey. Biz de madem bu görev verildi, elimizden geleni yapacağız tabii” diye konuştu. Bu arada film, 4 Ocak’ta New York’ta vizyona giriyor. Nuri Bilge Ceylan’dan Oscar çıkarması İstanbul Haber Servisi Fransa’nın başkenti Paris’te 5 Ekim’de vefat eden SİPA Press’in kurucusu gazeteci Gökşin Sipahioğlu’nun cenazesi Türkiye’ye getirildi. Sipahioğlu bugün Teşvikiye Camisi’nde öğleyin kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilecek. İzmir’de 1926’da doğan Sipahioğlu, “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” sahibiydi. Sipahioğlu’nun cenazesi getirildi Kültür Servisi Dijital dünya çağını başlatan Steve Jobs’un hayat hikâyesi yakında beyazperdeye uyarlanacak. Jobs’un ölümünün ardından Sony Pictures, Walter Isaacson’un kaleme aldığı, Jobs’un onayladığı tek kitap olan “Steve Jobs”un film haklarını satın almak için görüşmelere başladı. Filmin yapımcılığını Mark Gordon üstlenecek. Jobs yakında sinemalarda C MY B C MY B
Subscribe Login
Home Subscription Packages Publications Help Contact Türkçe
x
Find from the following publications
Select all
|
Clear all
Find articles published in the following date range
Find articles containing words via the following methods
and and
and and
Clear