08 Mayıs 2026 Cuma Türkçe Subscribe Login

Catalog

Months
Days
Pages
11 KASIM 2011 CUMA CUMHURİYET SAYFA DİZİ 7 Yargılamanın kendisi ‘ bir ceza AKP ‘mazlum ve mağdur Müslüman’ konumundan ‘zengin ve zalim Müslüman’ konumuna geçti. İktidarın kendine demokrat tavrı iyice sırıtıyor AKP’nin çapı demokrat ve tutarlı olmaya yetmez Herkes potansiyel “suçlu” görülüyor. Bu baskılar adalet algısını nasıl etkiler? Türkiye insanının adalet algısı zaten çok örselenmiş olduğu için ortada pek yeni bir şey yok aslında. 12 Eylül döneminde darbeci, cuntacı generalleri darbe yaptıkları yani anayasayı ilga ettikleri için tebrik kuyruğuna giren Anayasa Mahkemesi üyelerinin olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Bahsettiğiniz bütün o cezalandırmalar, en azından Cumhuriyet kadar eski. Türkiye’nin akademisyenleri, gazetecileri, yazarları, anaakımın dışında siyaset yapan herkes çok eskiden beri baskı, işkence, cezaevi, suikast gibi politik şiddet yöntemlerini çok yakından biliyorlar. Şimdi, bıktırıcı bir süreklilikten bahsedebiliriz. Yeni gibi görünen bir dönem vardı bu süreçte. AKP öncesi hükümetler döneminde başlayan ama çoğu parçası AKP döneminde gerçekleştirilen AB uyum süreci önemli bir parantezdi baskıcı süreklilik rejimimizde. AKP, bu reformları yaparak bu kadar büyüdü. En büyük avantajı da çapsız muhalefetti. Reform sürecinde AKP aynı zamanda eski otoriter, baskıcı efendileri yola getirdi ve Kürt meselesinde devletten gördüğümüz en ileri hamleleri yaptı. Ama AKP’nin çapı da tutarlı, ilkeli demokrat olmaya, Kürt meselesini eşitlik ve şiddetsizlik temelinde çözmeye yetersizdi, Türk milliyetçiliğinin, sağcılığının prangaları ağır bastı ve AKP bir süredir, o bildiğimiz sağcı parti olarak yeniden temayüz ediyor. Her muhalif adaleti tadacak 3 ? Yasalar bağımsızlığını kaybetmiş yöneticilerin elinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi yrd. doç., psikoterapist Murat Paker, gelinen durumu AKP’nin öteden beri rahatsızlık veren “kendine demokrat” tavrının ayyuka çıkışı olarak özetliyor. Paker’in deyimiyle, 2M’den 2Z’ye yani “mazlum ve mağdur Müslüman konumundan, zengin ve zalim Müslüman”a geçiş yapan AKP’nin icraatının olumlu yanı da var; mücadele azmini kamçılaması. Umalım da bu yön kendini bir an evvel göstersin, zira cezaevlerinde yer kalmadı. İçeridekilerin ve dışarıdakilerin psikolojisini Paker’den dinleyelim... Mahkemeye çıkan herkes “delil olmasa da suç işleme şüphesi var” denilerek aylarca cezaevinde tutuluyor. Bu insanların psikolojisini nasıl etkiler? Türkiye’de öteden beri hukuk sisteminde keyfiyetin yeri çok geniş. Siyasi iktidarlar bu keyfiyet marjını istismar etmekte hiçbir beis görmüyor. Haklı olarak toplum hukuki süreçlere güvenmiyor. AKP’nin öteden beri eleştirdiğimiz “kendine demokrat” tavrı, askeri vesayet rejimini gerilettikten ve kendi iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra iyice sırıtmaya başladı. İktidar yoğunlaşması, bizdeki gibi egemen politik kültürün otoriter bir milliyetçi/muhafazakârlık üzerinden şekillendiği ülkede, adaletsiz, hukuksuz, baskıcı ve sakil uygulamalara yol açıyor. Bu uygulamalara doğrudan maruz kalanlar kaygı, üzüntü, öfke, hınç, kin gibi duygular yaşayabilir. ’ Yargıyı iktidarın yüzü yapmaya çalışıyorlar Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Abbas Vali, devlet oluşumu, ulusal kimlik, modern siyasi ve sosyal düşünceler üzerine çalışıyor. Uzun yıllar İngiltere’de Wales Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmış. Bakın, gelinen durumu nasıl değerlendiriyor: ? Türkiye’de hukuki normları siyasi iktidar tanımlıyor. Yasalar, bağımsızlığını kaybetmiş, eylemlerini meşrulaştırmak için sürekli düzen ve güvenlikten bahseden yöneticilerin “kararına” bırakılmış. Bir bütün olarak yasalar ve hukuki süreçler, devlet güvenliğine tabidir ve iktidar ile ulusal kimlik arasındaki anayasal bağı güçlendirerek güvenliğin korunmasına yardım etmek zorundadır. En azından 1982’den beri devlet ve yargı sistemi arasındaki ilişki bu şekilde tanımlanıyor. İktidar ile Türk etnisitesi, dili, tarihi, kültürü, medeniyeti ve Sünni İslam arasındaki anayasal bağın korunması, devlet güvenliğinin stratejik amacıdır. Devlet, bu bağı, yani kendi kimliğini ve siyasi yapı olarak varlığını korumak için yasaları sürekli askıya alır. Terör, iktidar ile Türk kimliği arasındaki bağı tehdit eden şeydir çünkü devlet güvenliğini tehlikeye atar. Devlet güvenliği ile iktidarın meşruiyeti arasındaki anayasal bağ, iktidarın işleyişine hukuki meşruiyet verir. Bu da terör nosyonunun Türkiye’deki resmi söylem tarafından araçsal ve gelişigüzel kullanımına olanak tanıyor. Terörün statüsünün ve devlet tarafından kullanımının sorgulanması girişimi, hükümetin dışından, sivil toplumdan ve kamusal alandan gelmeli. AKP’nin yükselişi Kemalizmin demokratikleşememesinin sonucu. Kemalist yapılanma siyasi ve ideolojik krizde. AKP’nin gücünü azaltmak için yapılan Kemalist hamleler büyük ölçüde başarısız oldu, çünkü meseleyi doğru okuyamadılar. Ayrıntılara boğulup, büyük resmi göremediler... AKP hükümeti, resmi siyasal alanın yüzeyinin altında güç biriktiren bir siyasal hareketi arkasına alarak iktidara geldi. AKP bu hareketin bir ürünü, yaratıcısı değil. İslamcılığın bugünkü gelişimini AKP’nin siyasal başarısına bağlamak doğru değil. AKP seçimlerdeki başarısını Türkiye siyasal yaşamındaki gücünü yoğunlaştırmak için kullanıyor. Ulusal ve uluslararası alanda siyasal söylem ve pratiklerin terimlerini yeniden tanımlamak ve yönetim araçlarını kontrolü altına almak için hareketin artan desteğinden yararlanıyor. Birincisi kamusal alandaki söylemlere hâkim olmayı, ikincisi ise devletin ideolojik ve zor aygıtlarını verimli kullanmayı gerektiriyor. Bu, hükümetin medyayı, eğitim sistemini, yargıyı ve güvenlik güçlerini daha sıkı kontrol etme arzusunu açıklıyor. Türkiye’de yargı genellikle iktidarın bir kolu. AKP yargıyı iktidarın aracı olmaktan çıkarıp, iktidarın yüzüne dönüştürmek istiyor. Devlet güvenliğinin gücü, demokratik süreçten ayrılmadığı sürece yargının siyasal ethosunun değişmesi mümkün değil. Abbas Vali: Demokratik toplumlar, suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur anlamına gelen “masumiyet karinesi” temelinde işler. Buna uymayan tutuklama ve suçlamalar devletin güvenliğiyle ilgili anayasadaki hukuki usule uysa dahi, demokratik meşruiyetten yoksundur. Bu noktada, hükümetin tanımladığı “devlet aklı” vatandaşlık haklarıyla ilgili hukuki kaygıların üstünde gelir. Polis devletine koşar adım Sadece onlar değil, yakınları da aynı karmaşık duygular içinde... Bu duygular yakınları için de geçerli. Ve tabii bütün toplumu saran psikopolitik etkileri var. Bir nedenle suçlanıyorsunuz, gözaltına alınıyorsunuz, artık kolayca tutuklanıyorsunuz, TMK nedeniyle suçlamaları bilmeden, aleyhinize toplanmış delilleri inceleyemeden aylarca, yıllarca cezaevinde eza ve cefa çekiyorsunuz, hayatınız, ilişkileriniz askıya alınıyor. Yargılamanın kendisi daha baştan cezalandırma şeklinde. AB uyum sürecinde göreli demokratikleşme döneminden sonra tekrar baskıcı bir polis devletine doğru, bu sefer koşarak gidiyoruz sanki. Durum kaygı verici ve AKP’nin bunlar karşısındaki nobran tavrı, bunların muhalefeti sindirmek için taammüden uygulandığını ve birincil sorumlunun ısrarla yasal değişikleri yapmayan siyasi iktidar olduğunu gösteriyor. Yine de bunların kimi olumlu etkileri de var. Baskı ve adaletsizlik, her zaman, eninde sonunda mücadele azmini kamçılar ve muhalefeti besler. Burada da böyle olacaktır. AKP, 2M’den 2Z’ye yani “mazlum ve mağdur Müslüman” konumundan, “zengin ve zalim Müslüman” konumuna geçti. Önce Ahmet ŞıkNedim Şener örneğinde gördük, şimdi de Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu ve Ayşe Berktay örneğinde görüyoruz. AKP yörüngesindeki medya kuruluşları ve bizzat AKP’li bakanlar, bir zamanlar Ergenekoncu yapıların, medyanın yaptığı bütün sakillikleri, manipülasyonları sınır tanımadan, utanmadan, beceriyle icra ediyor. Zalime karşı, toplumun giderek genişleyen kesimlerinden muhalif seslerin duyulmasını bekleyebiliriz. Paranın bir de diğer yüzü var: Bu davaların ortaklaştığı nokta “terör”, dolayısıyla yoğun bir “güvenlik” söylemi de beraberinde geliyor... Bir süredir dünyada olduğu gibi Türkiye’de de insanların temel güven/güvensizlik duygularına hitap eden iktidar rejimleri ön planda. Terör yani dehşet salan, büyük güvensizlik yaratan durumlar varsa, insanların çoğu özgürlüklerinden feragat etme pahasına güvenlik politikalarının peşine takılıyor. Birçok durumda, sahiden bir güven(siz)lik meselesi olabilir ve uygun önlemlerin alınması tabii ki gerekir. Önümüzde iki temel sorun var ama: İlki, klasik sağ siyasetin güvenlik endişesini istismar ederek, arzuladığı otoriterliği gerçekleştirmek için bahane olarak kullanması. İkincisi, güven(siz)lik sorunu çoğu durumda zaten oldukça adaletsiz yapıların, süreçlerin doğrudan bir sonucudur. Kabaca formülleştirirsek: Adaletsizlik şiddet üretmiştir, şiddet güvensizlik yaratmıştır. Güvensizliği gidermek için özgürlükleri askıya alıp daha da adaletsiz kimi uygulamalar peşine düştüğünüzde aslında kendinizi ve toplumu kısır döngüye mahkum ediyorsunuz demektir. Çünkü yeni adaletsizlikler, yeni güvensizlikler yaratacaktır. Türkiye’nin Kürt meselesinde öteden beri, şimdi de AKP eliyle, yaşadığı kısır döngü tam da budur. Özgür basına saygı Avrupa Parlamento üyesi Jürgen Klute’a göre KCK davasıyla BDP’nin seçilmiş milletvekilleri açık bir ayrımcılıkla karşı karşıya. Ergenekon konusunda ise yeterince fikir sahibi değil. Önümüzdeki aylarda parlamentonun Türkiye hakkında yeni gelişim raporu hazırlayacağını söylüyor ve ekliyor: “KCK davası raporun ana maddesi olacak. Bence Türkiye demokratikleşme yolunda son yıllarda ciddi adımlar attı. Ancak Kopenhag Kriterleri’ndeki eksikleri tamamlama konusunda özgür medyaya saygı ve politik partilerin eşit şartlarda çalışmasını, toplumda kendilerini ifade etmelerini engelleyen şartlara tolerans gösterilmemeli.” Sivil toplum birlikten yoksun BİTTİ C MY B C MY B ? Bir ülkenin dış politikası; iç politikasının uzantısı, yansımasıdır. Dış politika da iç politikayı etkiler. Türk dış politikası çoğu zaman gücünden büyük hamleler yapıyor. Hükümetin dış politika kurgusu kendisi için önemli aygıtların ve güçlerin yani dışişlerinin, güvenlik aygıtının, seçmenlerinin onayını alıyor. Irak harekâtı, Suriye’de muhalefetin örgütlenmesi, Libya’da NATO ile hareket edilmesi, İsrail’e karşı tutum ve Filistin meselesinin kucaklanışı gibi örnekler ülke içindeki koşullarca belirleniyor. Kamusal alanda milliyetçi söylemleri kullanarak, dış politikasına destek toplamaya çalışıyor. Medya ise zaman zaman eleştirel olsa da çoğunlukla destek veriyor. ? Devletin güvenlik ajandası onun etnik/Türk kimliği ile doğrudan ilişkili. Devlet resmi söylemin tanımladığı şekliyle siyasi iktidarın kimliğinin dışında kalanların ötekiliğini sürekli yeniden tanımlayarak kendi kimliğini korumaya ve güçlendirmeye çalışır. Bu anlamda, devletin güvenlik politikasının etnik, dilsel ve kültürel ayrımları derinleştirmekle kalmayıp bu ayrımları güçlendirip yeniden ürettiğini söylemek yanlış olmaz. Türkiye’de sivil toplum siyasal iktidara ve onun ayrıştırıcı pratiklerine itiraz etmek için gereken birliktelikten yoksun. Bence Türkiye’de medya da devletin öteki söyleminin en büyük kullanıcısı ve uygulayıcısı. Dolayısıyla, devletin güvenlik politikasınca Türkiye, toplumuna dayatılan parçalanmaya katkı sunuyor.
Subscribe Login
Home Subscription Packages Publications Help Contact Türkçe
x
Find from the following publications
Select all
|
Clear all
Find articles published in the following date range
Find articles containing words via the following methods
and and
and and
Clear