14 Mayıs 2024 Salı English Abone Ol Giriş Yap

Katalog

Aylar
Günler
Sayfalar
6 12 Ocak 2019 CUMARTESİ TASARIM: SERPİL ÜNAY DİZİ Düşünce ve akılMüzik eğitimcisi, yazar AHMET Say, Cumhuriyet kazanımlarının aşındırılmasına karşı umutlu: yeniden yeşerecek Dünyanın hangi ülkesinde gündem bizdeki kadar hızlı değişir, bilemiyorum. Mozart ve Beethoven tartışması henüz başlamamışken aramıştım Ahmet Say’ı. Anılarını yazdığı “Ağaçlar Çiçekteydi”yi ders alarak okumuş, çağın meselelerine kafa patlatan değerli düşün, kültür adamını yakından tanımıştım. Say, günün birinde bu türden tartışmaların olacağını öngörür gibi, çok çalışmış. Elbet “Fazıl Say” ismini işitmeyen yoktur memleketimizde. Bu söyleşide oğul Fazıl’ı değil, baba Fazıl’ı andık. Kuşaklarca devam eden aydınlanma kavgasına tanıklık ettim. Bir de Ahmet Say’ın, baba olarak nasıl büyük fedakârlıklarla bir sanatçı yetiştirdiğini okudum anılarında. Yaşamı dirençle, sanatla, yazmakla geçen bilgeyle, Ahmet Say’la buluşturuyorum sizi. n “Kimi zaman patavatsız derecede ileri gidiyor, insanların yüzüne düşündüğümü söylüyorum” diyorsunuz. İkiyüzlülük çağında aydın görevi değil midir bu? Bugünün aydını görevini yapıyor mu? Tabii ki... Aydının görevi hesapsız kitapsız davranarak çevresini aydınlatmaktır. Almanya yıllarımda büyük şairimiz Nâzım Hikmet’le ilgili bir anım var. Berlin, savaşı kazanan ulusların büyük ölçüde uğradığı bir yerdi. Bu kent, Fransa, İngiltere, Sovyetler gibi galip devletler tarafından bölüşülmüştü. Genel olarak ikiye ayrılmıştı. Sovyetler Birliği denetimindeki Doğu Berlin ile müttefiklerin bulunduğu Batı Berlin. Bu iki tarafı ayıran ünlü Berlin duvarı birçok şeyin simgesiydi. Sosyalist Alman Gençlik Derneği’nden bir arkadaş bana birkaç aydan beri Nâzım’ın Doğu Berlin’de bulunduğunu söyledi. Çocukluktan başlayarak hayranı olduğum Nâzım’la tanışmak istedim ve onu görmeye gittim. Nâzım bir işçi lojmanında oturuyordu. Bir Türk genci olarak beni görünce çok sevindi. Uzunca bir sohbetin ardından, “Önümüzdeki yıllarda ne yapacaksın bakalım? Neler planlıyorsun gelecek için?” diye sordu. Gerine gerine cevap verdim: “Bağımsızlık savaşı veren Cezayir’e gitmek istiyorum.” Nâzım biraz durakladı, sonra da patladı: “Olamaz yanlış!” diye bağırdı. Şaşırmıştım. “Neden?” diye sordum. Nâzım’ın cevabı “Sen” dedi, “Sen, cephenin ön saflarına gitmelisin!” Anlamamıştım. Bakıp duruyordum yüzüne, açıklama bekliyordum. Şöyle devam etti: “Senin mücadele yerin yurdundur! Görmüyor musun yurdun halini? Emperyalizmi kapıdan kovduk, herifler bacadan girdi. Gitmelisin. Cephenin ön saflarına gitmelisin!” Bu sefer de ben yutkundum. Nâzım’a bir cevap vermem gerekiyordu. Ayağa kalkıp, “Tamam,” dedim. “Cephenin ön saflarına gideceğim!” Sarıldı bana Nâzım. Bu kucaklaşma, hem anlaştığımız hem de artık vedalaştığımız anlamına geliyordu. Böylece aydın sorumluluğu anlamında ilk dersimi Nâzım’dan almış oldum. Öğüdünü yerine getirdim, yurduma döndüm, Anadolu’nun ücra bir köşesine gidip halkı eğitimci olarak aydınlatmayı görev edindim. n Eğitimci saygın bir aileden geliyorsunuz. İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Âli Yücel desem ne söylersiniz? Ülkemizin temel sorunu, “aydınlanma”dır. Köy Enstitüleri kırsal kesimdeki insanlarımızın aydınlanması amacıyla köy çocuklarını iş Karamsarlık bir yere kadar n Cumhuriyet yüzüncü yıla gidiyor, “yenildik” duygusuna kapılıyor musunuz? Yoksa bu maya tuttu der misiniz? Yazık oldu Cumhuriyet mayasına. Cumhuriyet zaten öngörüldüğü gibi tamamlanamamış bir projeydi. 1950’lerden sonra elimizdekileri bir bir kaybettik. Yenildik duygusuna kapılmayı kimse istemez. Şu an gördüğümüz tablo iç açıcı olmamakla birlikte bu topraklarda düşünce ve aklın yeniden yeşereceği umudunu taşıyorum. Karamsarlık da bir yere kadar... Aydınlar Cumhuriyet boyunca bu kadar sinmemişti n Toplum, aydınlar, sanatçılar sizce Saray’a teslim oldu mu? Direnç nerede başlar? 1960’ta Almanya’daki öğrenimimden sonra ülkeye döndüm. O dönemde benim taşıdığım ilerici ve devrimci görüşler az sayıda insanda vardı. Yine de birbirimizi buluyorduk, dayanışma içinde yeni hareketler yaratabiliyorduk. Mesela haftalık çıkardı ğımız “Türk Solu” dergisi vardı. 70’li yılların sonlarında ise aylık “Türkiye Yazıları” dergisini çıkardık. Dergi çıkarmak kafadar aydınların kendini ifade etmesi demektir. Bu yönden bakılırsa kendimden memnunum. Çünkü böyle bir tavır direnç kaynağıdır. O dönemde her şeye hatta ölümlere rağmen daha fazla müsaade edilen bir özgürlük alanı vardı. Ta bii gençtim, kendimi dev gibi hissediyordum. Şimdiki ortamda açık eleştiri getirebilmek bile imkânsız hale geldi. Uzun sözün kısası bir bütün olarak Saray’a teslimiyet elbette söz konusu değil ama Türkiye’nin aydınları Cumhuriyet tarihi boyunca hiç bu kadar sinmemişti. Bunun tek bir nedeni var, korku atmosferinin her şeyi sarması... eğitimi kavrayışı içinde yetiştirip sonra kendi köyüne öğretmen olarak gönderiyor ve onların köy kalkınmasına öncülük etmesini sağlıyordu. Ne yazık ki, bu eğitim hareketinin önü kesildi. Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç dönemlerinin aydınlanma neferidir. Babam, Almanya’da eğitim gören ve orada sosyalist harekete katılmış Fazıl Say da matematik öğretmeniydi. Annemse felsefe öğretmeni... Onlar, cumhuriyetin ilk yıllarında aydınlanmaya bağlı insanlardı. Çocukluğum, annem ve babamın bana sunduğu özgürlük ortamında geçtiği için şanslıyım. Kendim gibi pek çok gencin yetişmesini istedim. Süreç içinde cumhuriyetin temel değerleri budandığından yeni kuşaklar böyle fırsatlar yakalayamadı. Atatürk’ün değeri... n Mustafa Kemal ne anlama gelir halkımız için? Sosyalistler Mustafa Kemal’e nasıl bakmalı? Sosyalist olsun olmasın bir yurttaşın Atatürk’ü öncelikle emperyalist kuvvetleri yenen ve bu sayede halkın ulusal kimliğini kazandıran bir önder olduğunu anlaması gerekir. Atatürk’ün değeri, kendisinden sonra Türkiye’yi yöneten devlet adamlarıyla karşılaştırılınca daha net ortaya çıkar. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda yapılan atılımlar bütün dünyada takdirle karşılanmıştır. Bu uluslararası bir değerlendirme ölçütüdür. n Sosyalist mücadeleye girdiniz. Bugün dönüp baktığınızda ricat eden cumhuriyeti hangi tarihten başlatır ve eleştirirsiniz? Çok açık: Demokrat Parti dönemi ilk adımlardır. 27 Mayıs bunu durdurmuş olmakla birlikte toplumsal yapının genelde gerici ellerde olması, toprak ağaları, kasaba mütegallibeleri siyasal yapıyı da olumsuz yönde etkiledi. 27 Mayıs’tan hemen sonra halkın aydınlatılması amacıyla askerlik hizmeti özellikle Doğu illerinde yapılıyordu. Ben de Bingöl’de üç yıl öğretmenlik yaptım. Bu arada lisede Almanca derslerine giriyordum. Bingöl Valisi’yle orada tanıştım. Sonra Erzincan Valisi olunca halk eğitim merkezinde görevlendirmek üzere çağırdı beni. Sevinçle gittim; ancak kasaba mütegallibesini işte o zaman tanıdım: Halkın aydınlanması, uyandırılması yönünde adım atılmasını engelliyorlardı. Siyasi açıdan mütegallibe, kendi ilinde en gerici düzeni kurmak amacını taşıyordu. Halk ne kadar geri bırakılırsa o denli kolay yönetilir. Bu gerçeği yaşayınca İstanbul’daki evime döndüm. n Artık saray ve saray sanatçıları var. Oradan sağlıklı yaratı çıkar mı? Çökmeye mahkum n Kapitalizmin sonu geliyor mu? Almanya’da Sosyalist Öğrenciler Birliği’nin üyesiydim. Burada Hans Backhaus gibi örgüt ideologları, bütün üyeleri siyasal konularda aydınlatmak amacıyla küçük birimler halinde eğitsel örgütler içinde yetiştiriyordu. Neredeyse siyasal açıdan her şeyi orada öğrendim. Türkiye’ye döndükten sonra öğrendiklerimi uygulayabilme şansımın hemen hiç olmadığını gördüm. Avrupa’da tam demokratik uygulamalar söz konusuydu. Bizde ise bu doğal olanaklar yoktu. Kapitalist sistemin içindeki çözümsüz kalan sorunlar ve zaaflar yüzünden toplumsal huzursuzluğun arttığını söyleyebiliriz. Bu gerçek de teoriyi doğrular: Sistem, önünde sonunda çökmeye mahkumdur. Her zaman iktidara yaslanan sanatçılar olmuştur. Bu konuda iktidarın daha çok sanatsal kavrayışı önemlidir. Öte yandan sanata değer vermeyen ya da yalnızca kendi isterleri doğrultusunda sanat anlayışı kurmaya çalıştıran devlet adamları da çıkmış, fakat insanlık bütün sanatları kendi bildiği yolda geliştirmeyi başarmıştır. Tarihte bu gerçeğin örnekleri çoktur. Bir sanat eserinin değeri insanlığı geniş şekilde kucaklamasıyla ölçülür. Atılımcı ruhu Atatürk hazırladı n RTE, “Beethoven ve Mozart dayatması faşizmdir” dedi. Bu iki isim insanlık tarihi için ne anlam taşır? Bir kere insana zorla hiçbir müzik dinletilemez. Ama bir müzik yazar ve eleştirmeni olarak vurgulayabilirim ki, bütün insanlığı temsil ederek, onların beğenilerini göz önünde tutan Mozart ve Beethoven gibi büyük beste ciler genelde aydınlanma felsefesinden yana, ileri bir kültür kavrayışını sergiledi. Mozart ve Beethoven, evrensel bir kavrayışla halk kültürlerini yaratıcı biçimde kaynaştırmış, dış etkenleri dönüşüme uğratarak tüm dünya halklarına ulaşmayı başarmıştır. Bu iki büyük bestecinin sentezci anlayışı, zekâ, sevinç, espri, coşku ve zarifliği yüksek bir sanatsal mantıkla insancıl duyarlılığın müziksel ürünleri haline getirmiştir. n İslam devletlerinin sanatsal, felsefi durumu ortada, buna karşın Türkiye Cumhuriyeti’nin her dönem küresel sanatçılar çıkarmasını nasıl yorumlarsınız? Bu atılımcı ruh, Atatürk döneminde hazırlanmaya başladı. Laik sistem sayesinde önce müzik sanatı alanında Musiki Muallim Mektebi, sonra da geniş kadrolarla tiyatro ailesi içindeki öteki sanat dallarının, operanın, balenin temelleri atıldı. Başkentteki konservatuvarı, İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi ve diğer kentlerdeki sanat okullarının kuruluşu izledi. Buralarda eğitim gören üstün yetenekli öğrenciler Avrupa ülkelerine gönderildi. Orada yaratıcılığı ileri düzeyde ülkemize taşımak için yeni kadrolar oluşturuldu. Birkaç büyük kentimizde tiyatro, opera, bale gibi sanatların serpilmesi sağlandı. Ne var ki, bu sanat dallarında eğitsel açıdan Cumhuriyetin ilk yıllarındaki coşku sönmeye başladı. Bu gerileyişin nedeni kuruluştaki temel ilkelerin bir bir tırpalanmasıdır. Kurumsallaşmış sanat eğitimine verilen önem yerini sadece bireysel çabalara bırakmış görünüyor. Örneğin uluslararası düzeydeki keman sanatçımız Cihat Aşkın Anadolu kentlerini dolaşıp potansiyeli olan genç müzisyenleri seçiyor. Özetle devletin yapması gereken görevi tek başına üstleniyor. Ama nereye kadar? Yarın: AYLA KUTLU İven kız ere varmaz, varsa da hayrını görmez ABD Başkanı Donald Trump’ın 19 Aralık günü attığı bir tweet bizim yandaş medyaya düğün bayram yaptırdı. Noel Baba’dan hediye almış gibi sevindiler. Ekranların gediklisi ve her konuda kadrolu bilirkişileri ekranlardan “Bu Reis’in başarısıdır”, “Türkiye diplomatik ve askeri destan yazmıştır”, “Fırat’ın doğusuna operasyon yapmamızdan ABD’liler korktu” diye Suriye politikası konusundaki zaferimizi ilan etti. Gazetelerimiz de “Vurma çekiliyorum”, “Erdoğan’ın zaferi”, “ABD’ye diz çöktürdü”, “Türkiye’nin dediği oldu”, “Çekilin yoksa geliyoruz dedik, gelmeyin çekiliyoruz dediler” manşetleri atarak bu koroya katıldı. Bölgedeki dengeleri ve ABD’deki Başkan ile Pentagon arasındaki gerilimi bilen diplomatlar ve askeri uzmanların “Konuşmak için çok erken, ABD Suriye’yi hemen öyle boşaltamaz. En azından İsrail bu konuda ABD’yi zorlar. Hem boşaltsa bile üsleri ne yapacağını bilmiyoruz. YPGPYD unsurlarından hâlâ yerel müttefik olarak söz eden ABD yönetimi Kuzey Irak’taki gibi bir tampon bölge ya da federal bir yönetim tarzına Türkiye’ye zorlarsa ne olacak?” uyarılarına da malum koro, “Geç bunları anam babam, Reis Trump’la telefonda görüştü ve işi bağladı” diyerek sarakaya alındı. Ekranlara yansıtılan haritalar üzerinde Fırat’ın doğusuna girdik, ta aşağıya kadar uzanarak IŞİD’i tepeledik derken Asterix çizgi romanının kahramanlarına benzeyen o pos bıyıklı Bolton, İsrail’de ağzını açıp konuşunca da bizimkiler yine ters köşe oldu. Yanında ABD Genelkurmay Başkanı ve Suriye Özel Danışmanı ile birlikte İsrail’den bize geldiğinde biz de koyduk postamızı, gördük restini ama neye yarar? Yine sükutu hayale uğradık ülke olarak. Bu John Bolton denen cenabet herif yüzünden hasretinden prangalar eskittiğimiz ex aşkımızla vuslata erecekken yine ayrı düşüverdik. Bolton, boyun posun devrilsin e mi!.. O pos bıyıklarını cımbızla yolsunlar inşallah!.. Biz yine kaldık mı o kırmızı suratlı Putin’le sakallı, sarıklı mollalara. Biz de suç var canım. İyice anlayıp dinlemeden erkenden düğün dernek hazırlığı yapacak ne vardı? Rahmetli ninem bu gibi durumlarda, “İven (acele eden) kız ere varmaz, varsa da hayrını görmez” derdi. Vallahi haklıymış rahmetli... Bu arada bilmeyenler için belirtelim; ivmek bizim oralarda “acele etmek” anlamına geliyor. Hem bu Trump denen adama güven mi olur birader. Adam tweet’inde karısının adını bile yanlış yazıyor. Akşam atadığı yardımcısını sabah görevden alıyor. Görevden aldığını bir hafta sonra geri atıyor. Biraz gelgit akıllı mı ne? Şimdi artık “Zaten ABD’nin sözüne güvenilmez”, “Bize o haritalar sökmez efendi” gibi dayılanan manşetler atsak da nafile. Elimizde çiçekle durakta biraz daha bekleyeceğiz anlaşılan. Ya kırkı çıkmamış ölüler de oy kullanırsa... Yerel seçim öncesinde CHP sandık güvenliği konusunda yine güvence veriyor. Onlar veredursun, hükümet sandıktan çıkan oyları değil, girecek olan oyları çoktan kendisine göre tanzim etti. Referandumda mühürsüz oy pusulalarını geçerli saydığı için Yüksek Seçim Kurulu üyeleri görev süreleri uzatılarak ödüllendirilirken, Adalar, NiğdeUlukışla ve Üsküdar gibi ilçelerde başkanlığın el değiştirdiği yerlerde metruk binalar ile AKP’li olduğundan emin olunan evlere yüzlerce seçmen yazıldı bile.. Adalar, Ulukışla ve Üsküdar sadece ifşa olunan bölgeler. Bir de bilmediklerimizi bir düşünün. Nüfus kayıtları açıklandığında gördük ki, birçoğumuzun büyük büyük ninesi ya da dedesi hâlâ yaşıyor. Bizim ailede çok şükür ki, sadece 1890 doğumlu olan anneannemin annesi hâlâ hayatta görünüyor. Bazı aile kayıtlarında bu sayı daha fazla. Bizim rahmetli büyük anneanne geçmiş seçimlerde acep oyunu kime vermiştir? CHP’ye vermediği kesin. Kendisini bulup sorma şansımız da yok ki... Bari bir zahmet açıklasalar da biz de meraktan kurtulsak. SHP’nin eski İzmir İl Başkanı Av. Turan Karakaş anlatmıştı. Kars’ın bir köyünde seçmen kâğıtları geldikten sonra seçimi göremeden beş on tane yaşlı sizlere ömür. Ama köylüler boşa gitmesin diye onların seçmen kâğıtları ile oylarını onlar adına kullanmışlar. Sonradan yapılan araştırmalarda o köyde ölülere oy kullandırıldığı ortaya çıkıvermiş. Kaymakam ve ilçe seçim kurulu, muhtarı ve ihtiyar heyetini çağırıp hesap sormuşlar: Yahu muhtar bu ne kepazelik? Sizin köydeki sandıklarda ölüler bile oy kullanmış gözüküyor. Bunun suç olduğunu bilmiyor musunuz? Muhtar süklüm püklüm ve mahcubiyet içinde cevap vermiş: Doğridir, ölülerin yerine oy kullandık amma vallahi daha hiçbirinin kırkı bile çıkmamıştır Kaymakam Beg. Bu seçimlerde kırkı çıkmamış olanlar oy kullansa razıyız. Ya bizim rahmetli nine gibi ben doğmadan ölmüş olanlar oy kullanırsa yandık. NOT: Geçen haftaki yazımda Nurettin Sözen’in 1961’de başkanı olduğu örgüt Milli Türk Talebe Birliği değil, Milli Türk Talebe Federasyonu olacaktır. Düzeltir özür dilerim. C MY B
Abone Ol Giriş Yap
Anasayfa Abonelik Paketleri Yayınlar Yardım İletişim English
x
Aşağıdaki yayınlardan bul
Tümünü seç
|
Tümünü temizle
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış makaleleri bul
Aşağıdaki yöntemler yoluyla kelimeleri içeren makaleleri bul
ve ve
ve ve
Temizle