Catalog
Publication
- Anneler Günü
- Atatürk Kitapları
- Babalar Günü
- Bilgisayar
- Bilim Teknik
- Cumhuriyet
- Cumhuriyet 19 Mayıs
- Cumhuriyet 23 Nisan
- Cumhuriyet Akademi
- Cumhuriyet Akdeniz
- Cumhuriyet Alışveriş
- Cumhuriyet Almanya
- Cumhuriyet Anadolu
- Cumhuriyet Ankara
- Cumhuriyet Büyük Taaruz
- Cumhuriyet Cumartesi
- Cumhuriyet Çevre
- Cumhuriyet Ege
- Cumhuriyet Eğitim
- Cumhuriyet Emlak
- Cumhuriyet Enerji
- Cumhuriyet Festival
- Cumhuriyet Gezi
- Cumhuriyet Gurme
- Cumhuriyet Haftasonu
- Cumhuriyet İzmir
- Cumhuriyet Le Monde Diplomatique
- Cumhuriyet Marmara
- Cumhuriyet Okulöncesi alışveriş
- Cumhuriyet Oto
- Cumhuriyet Özel Ekler
- Cumhuriyet Pazar
- Cumhuriyet Sağlıklı Beslenme
- Cumhuriyet Sokak
- Cumhuriyet Spor
- Cumhuriyet Strateji
- Cumhuriyet Tarım
- Cumhuriyet Yılbaşı
- Çerçeve Eki
- Çocuk Kitap
- Dergi Eki
- Ekonomi Eki
- Eskişehir
- Evleniyoruz
- Güney Dogu
- Kitap Eki
- Özel Ekler
- Özel Okullar
- Sevgililer Günü
- Siyaset Eki
- Sürdürülebilir yaşam
- Turizm Eki
- Yerel Yönetimler
Our Subscribers Can Login And Read Original Page
I Want To Register And Read The Whole Archive
I Want To Buy The Page
12 HIRVATİSTAN BOSNA HERSEK HIRVATİSTAN BOSNA HERSEK 13 GEZEKALIN Mustafa Balbay ankcum@cumhuriyet.com.tr SÖĞÜT’TE HÜZÜN Balkanlar’da barış nağmeleri Dubrovnik Saraybosna Müge Çalışkan Özçakır B osnaHersek ve Hırvatistan tarih boyunca aynı kültürü, aynı sınırları paylaşan iç içe geçmiş bir bölge, bununla beraber artık iki farklı ülke. Türk kültürünün bugün bile canlı olarak izlerini taşıyan, doğanın, tarihin, etnik buluşmaların yaşandığı Saraybosna, Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden birini yansıtan köprüsü ile ünlü Mostar; Hırvatistan’ın Adriyatik Denizi sahilinde bulunan, Orta Çağ’dan kalma tarihi eserleri ile ünlü şehri Dubrovnik. rak savaşı arkasında bırakıp kendini yenilemeye başlamış. Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınmadan önce Vrhbosna olan Sarajevo, Bosnasaray denmesinin yanı sıra “Saray Ovası” olarak da adlandırılmış. Günümüzde bile pek çok dilde bu ifadenin kısa hali olarak “Sarajevo” adı kullanılmaktadır. Vadiye dik bakan saray manzarasından esinlenerek “SarayOva” denildiği rivayet edilir. Saraybosna yüzyıllar boyunca Müslümanlar, Katolikler, Hıristiyanlar, Ortodokslar ve Musevilerle barış içinde bir arada yaşamıştır. Bu sebeple tam bir tarih ve kültür kentidir. Yapılarından kaleler, camiler oldukça fazla olmakla beraber savaş dönemlerinde çok zarar gördüğü çok açık. Kültürel zenginlik açısından Saraybosna, Anadolu’ya çok benziyor. Mimarisi, sosyal yapısı, Türk kahvesi, börekleri ile sanki Anadolu’muzun herhangi bir kentine gelmiş gibiyiz. Zaten Bosna Hersekliler İstanbul, Ankara ve Bursa’nın Sartajevo’nun kardeş kenti olduğunu her fırsatta söylüyorlar. Bu onların da bize sıcak baktığının bir ifadesi. Mostar’a bakmak Mimar Sinan’ın öğrencisi Hayrüddin tarafından Osmanlı mimarisi özelliklerin Sarajevo Kültürünün bugün bile canlı olarak yaşandığı, doğanın, tarihin, etnik buluşmaların ülkesi BosnaHersek’in başkenti Saraybosna (Sarajevo) ile başlıyoruz gezimize. 300 bini aşan nüfusuyla Saraybosna, tarihi boyunca birçok önemli olaya tanıklık etmiş. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olarak gösterilen Gavrilo Princip’in Arşidük Franz Ferdinand’ı öldürmesi ile yepyeni bir tarih başlamış, bundan 70 yıl sonra şehir 1984 Kış Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapmış, BosnaHersek savaşında tarihin en uzun kuşatması ile tekrar tarih sahnesinde yer almış. Bugün ise kent, BosnaHersek’in en büyük kültürel ve ekonomik merkezi ola de yaptığı köprü Osmanlıdan kalan bir abide. Kentin de simgesi olan Mostar savaş sırasında Hırvatlar tarafından yıkılmış. 1997 yılında UNESCODünya Bankası ve Türk inşaat firması tarafından yenilenmiş, 2004 yılındaki açılış törenine Prens Charles da katılmış ve UNESCO tarafından “Dünya Mirası” olarak ilan edilmiş. Barış köprüsü olarak da tanımlanan bu abide Altın devrini 16. yüzyılda yaşamış. Mostar’a en görkemli yapılar, camiler, mektepler, çeşmeler, hanlar, yollar bu dönem ve 17. yüzyılın başlarında yapılmış. Osmanlı egemenliğinin sona ermesi ile AvusturyaMacaristan hakimiyeti döneminde kömür madeni ocaklarının açılması, yeni Avrupa stilinde idari ve yerleşim yapılarının yapılması ile Mostar küçük bir Avrupa şehri manzarasına sahip olmuştur. Savaşın derin izlerini yaşayan şehir artık Hersek şarabı ve narı ile anılmakta ama şu gerçek ki insan kenti gezerken içine bir kasvet çöküyor. Hele yaşlılarda sohbet etmeye kalktığınızda otellerin karargah olduğunu öğreniyorsunuz da kimi yapıların duvarlarında açılmış mermi deliklerini görünce o günleri yaşayan insanların ne büyük felaket geçirdiğini daha iyi anlıyorsuMostar nuz. İçinizi karatmayayım biraz da güzel şeylerden bahsedelim. Herzegovalı kızlar birer harika derlerdi de inanmazdık, meğer doğruymuş. Satıcı kızlardan bal gibi tatlı beyaz incir almak için doğrusu biz de sıraya girdik. Akşam otelin terasında oturuyoruz, uzaktan bir ses; bu bir ezan sesi. Hoparlörsüz ezan sesi, tarihten gelen ulvi bir ses. İlerleyen saatlerde Sarajevo sokaklarını kaplayan pop şarkıları Bosna Hersekli gençlerin geleceğe umutla bakışının ifadesi. Farklı dinlerin bir arada barış içinde yaşadığı Mostar’da tüm dinlerin her köşede izlerini görmeniz mümkün. Özellikle son zamanlarda Karagöz Bey Camisi (1557), Koski Mehmed Paşa Camisi (1617), Fransisken Manastırı (1866), Ortodoks Kilisesi (1834) ziyaret etmeden geçmeyin. Mostar’daki ikinci önemli bölge; Blagaj’da bunun kaynağı, Avrupa’nın en büyük ve güçlü kaynakları arasında . Kaynağın hemen yanında yer alan ve 15. yüzyıl sonlarında yapılan Blagaj Derviş Tekkesi, yüzyıllarca dervişlerin, ruhani mükemmelliği isteyen insanların meditasyon, dua, eğitim için buluşma yeri olmuş ve bina orijinal şekli ile günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Tekkenin şeyhleri Sarı Saltuk ve Açık Baş da türbenin içinde gömülü. Dubrovnik Dubrovnik ya da eski adıyla Ragusa, Hırvatistan’ın Adriyatik Denizi sahilinde bulunan, Orta çağdan kalma tarihi eserleri ile ünlü şehri. Hırvatistan’ın 1991’de Yugoslavya’dan ayrılışı sırasında çıkan iç savaşta, Sırp saldırıları nedeniyle şehirdeki tarihi eserler önemli ölçüde zarar gören şehirde UNESCO’nun başlattığı restorasyon çalışmaları ile de 2005 yılı itibariyle şehir eski görünümünü büyük ölçüde kazanmış. Evliya Çelebi’nin Dubro Venedik dediği Dubrovnik yılda üçdört milyon turisti ağırlıyor. Her yer turistik eşya satan dükkanlarla dolu. Kent kale gibi duvarlarla çevrili, Adriyatik denizine açık Dubrovnik liman kenti olarak bir de deniz müzesine sahip. Müzede eski Yunan Fenike, Roma ve Osmanlı’dan kalan eserler yer alıyor. 1950’li yıllardan itibaren geleneksel olarak tekrarlanan festivaller her sene temmuz ayında yapılıyor. Aynı zamanda festivaller ve tatil kenti olarak tanınan Dubrovnik gemi turları ve deniz turizmi ile de bir turistik kent olma yolunda hızla ilerliyor. Deniz ile iç içe olan kentin bir özeliği de Napolyon’un işgalinden kalan bir burjuva havasını hala koruması. Sarajevo ve Hırvatistan’a gitmek için vizenin gerekmediğini de eklemek isterim. Eylül ayı başıydı... Bursa’da bir konferans sonrasında Ankara’ya dönerken, baktım ki zaman uygun, Söğüt’e uğrayayım dedim... En son 90’ların ortası mıydı neydi; bir panel için gitmiştim. Panel sonrasında Osmanlı’nın doğum yeri olarak kabul edilen bugünkü Söğüt’ün hemen kıyısındaki Ertuğrul Gazi’nin türbesinin de bulunduğu bölgeyi de ziyaret ettim. Umudum o günden bu güne, genel çevre düzenlemesinin biraz daha düzelmiş olduğunu görmekti. Ne yazık ki, umutlarım boşa gitti! Bursa yönünden Eskişehir’e kısa bir mesafe kala, sola sapıp Söğüt yoluna girdik. Kıvrımlı yollarda ine çıka 30 kilometrelik yolu 4045 dakikada aldık. Ertuğrul Gazi’nin türbesinin bazı dönemlerde tamirat gördüğü belli. Buna restorasyon değil, tamirat denir! Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve KKTC’den getirilen temsili topraklar türbenin içinde görünecek bir yere yerleştirilmiş. Kıble yönünün tam arkasında da bugünkü tüm Türk devletlerinin bayrakları var. Daracık türbenin içi, 708 yıl önce kurulmuş Osmanlı’nın doğum günleri hissini veriyor. Böylesi bir Anadolu kasabasından yola çıkıp, dünya imparatorluğu kurmak! Türbenin kendi mütevazılığı içinde büyütülmeden, öylece kalması elbette doğal... Ancak türbenin etrafı, hemen ötesindeki Türk büyüklerinin büstlerinin bulunduğu bölüm, sözcüğün tek anlamıyla soğuk mu soğuk... Önceki gelişimde türbeyle büstlerin orta kesiminde yine çok mütevazı bir müze vardı. O da kaldırılmış, kentin merkezine taşınmış. Bölgeye şöyle yüksekçe bir yerden bakınca insan sormadan edemiyor:Burası Osmanlı’nın doğduğu yer mi battığı yer mi? Konunun ideolojik tartışmalarına girmek elbette gereksiz ama, kendisini neredeyse “Osmanlıcı” olarak sunmak isteyen pek çok kişi ve kurum varken; Osmanlı’nın doğduğu yerin köhnemiş bir beşik halinde ziyaretçilere açılması ne büyük zıtlık... Zaten Bursa’da da aynı duyguları hissetmiştim. Bu konudaki gözlemlerimi de ayrı bir Gezekalın’da paylaşacağım. Yine önümüzdeki günlerde aktaracağım Viyana gözlemlerinden biri; Osmanlı’nın geldiği Viyana önlerindeki izlerin tümünün canlı oluşu... “İyi kuşatmıştık, almamıza az kalmıştı” dediğimiz Viyana’nın sakinleri Osmanlı’ya saygı duyup, tarihlerinin bir parçası yapmışlar. Biz söze gelince mangalda kül, tespihte püskül, edebiyatta fasikül bırakmıyoruz... Ama, iş eyleme gelince, Osmanlı’nın 708 yıllık mirasını bile neredeyse çöplük haline getiriyoruz. Zira, gezi bölgesinde çimlerin ortasındaki “çevreyi temiz tutalım” tabelasının etrafı atık doluydu. Söğüt’ü de gezekalın ve kendinizi üzekalın!

