08 Ekim 2026 Perşembe Türkçe Subscribe Login

Catalog

PUANIM: 8/10 20 EYLÜL 2026 4 ‘Ata Yurdu’, kişisel yasla bir ülkenin yaralarını buluştururken sınırları aşmanın, insanın içindeki sürgünü sona erdirmeye yetmediğini gösteriyor Yurda dönmek, eve dönememek ıl 1949, Demir Perde’nin ikiye böldüğü Almanya. Yıllar önce, Naziler iktidara geldikten hemen sonra İsviçre’ye, Yardından da ABD’ye göç eden Nobel ödüllü Alman yazar Thomas Mann, Goethe’nin adını taşıyan bir ödülü almak için memleketine, ata yurduna doğru yolculuğa çıkıyor. Ancak Batı’dan Doğu’ya yaptığı bu yolculuk, tarihsel ve kişisel trajedilerin iç içe geçtiği, parçalanmış bir ülkenin kimliksiz hayaletlerinin seyahatine dönüşüyor. YANITLANMASI ZOR SORU “Ev neresi” diye soruyor bir gazeteci. Thomas Mann’ın Goethe’ye ilişkin konuşmasının sonunda, Mann yanıtlıyor: “Bu, yanıtlanması zor bir AY’A SEYAHAT soru.” Daha sonra filmin ortalarında kızı Erika’yla birlikte alacakları acı haberin ardından Erika fısıldıyor babasına: “Eve gidelim.” Mann, usulca soruyor: “Ev neresi?” Bu, filmin BAŞAK BIÇAK farklı zamanlarında geçen basakbicak iki benzer diyalog “Ata @gmail.com Yurdu”nun (Fatherland), konuşma bu. Daha sonra Erika oteller, basın edebi kişiliğini sahiplenmek istiyor ancak bir ifadesi; en umutsuz, en karanlık anlarda savaş kalıntıları arasında toplantıları, partiler ve davetlerde babasının Mann, özellikle düşünesl olarak ne Sovyet bile küçücük de olsa bir ümidin var dolaşırken yüreği burkulan tercümanlığını, şoförlüğünü yaparken veya kontrolündeki Doğu bölgesine ait ne de olabileceğinin kanıtı. Çünkü “Ata Yurdu”nda karakterlerinin kimliksizliğini açığa çıkarıyor özel işlerini hallederken karşımıza çıkıyor. ABD ve diğer işgal güçlerinin kontrolündeki ülkenin yası, Mann’ın kişisel yasıyla birbirine ve parçalanmış bir ülkenin, bir yurdun ve Klaus’un haberini alana kadar büyük bir Batı’ya. Bir hayalet gibi dolaşıyor karışıyor ve final, bu yasın uzun soluklu ve bir toplumun, parçalanmış bireylerine işaret sakinlikle yürütüyor işlerini. Tıpkı besteci aidiyet duygusundan yoksun bir biçimde, yavaş olacağını kanıtlıyor bize. Yeniden iyi ediyor. Savaş ve yersiz yurtsuz bıraktığı Richard Wagner’in adını duyana kadar hüzünle gözlemliyor diplomatik törenlerin olmanın bir yolu var ancak yavaş ve çetrefilli insanlar, Pawel Pawlikowski’nin filmlerinin kendisine yöneltilen tüm soruları sakince ardında gizlenenleri. Bir toplumun en üst olacak diyor. “Soğuk Savaş”la benzer hep özünde aslında bir süredir. Hatta “Ida”da yanıtlayan Thomas Mann gibi. Haberi değerlerinden birini temsil ederken yapıyor finallere sahip olan (hatta Joanna Kulig’i (2013) ve “Soğuk Savaş”ta (2018) da benzer aldıktan sonra sessiz bir kırılma yaşanıyor tüm bunları. Askerler onu onurlandırmak de kısa bir rolde görüyoruz) “Ata Yurdu”, bir dönemi, savaşın değiştirdiği yaşamları yaşamlarında ancak yine de yollarına devam için marşlar söylüyor, Goethe’yi ve tarihsel Pawlikowski’nin önceki filmine göre daha işleyen yönetmenin üçlemesi gibi hissettiriyor etmeye karar veriyorlar. İşte bu andan sonra materyalizmi tartışmak istiyorlar ama hiçbir umut dolu görünüyor ancak Mann’ın özelinde böyle bakıldığında. Çünkü sürgün ve göç yolculuk, bölünmüş Almanya’da gezinen iki şey önce ülkesini sonra kimliğini sonra içsel sürgünün sonsuzluğunu da hatırlatıyor. bu filmlerin kalbini oluşturuyor ve “Ata insanın gezisi olmaktan çıkıyor ve bir baba- da oğlunu kaybeden Mann’ın yaralarını Hanns Zischler’in yorgun ve mesafeli Yurdu”nda bu temalar zirveye ulaşıyor. kızın, bir toplumun, ideolojik çatışmaların, sarmaya yetmiyor. Tıpkı, ikiye bölünmüş bir performansıyla, Sandra Hüller’in incelikli Film, Thomas Mann’ın yazar oğlu Klaus tarihsel vicdanın, suçluluğun panoramasına haldeyken yaralarını saramayan Almanya gibi yorumu yapıma tarihten alınan kısacık, parlak Mann (August Diehl) ile yolculukta babasına dönüşüyor. Gittikleri, kaldıkları hiçbir yere iyileşmekte zorlanıyor. ve gümüşi bir kesite dönüştürüyor. Bir ağıt eşlik eden Erika’nın aralarında geçen bir ait değiller onlar ve ne bu ülke onların ülkesi değil bu film ancak matemle, ıstırapla ve ÜLKENİN KADERİ telefon konuşmasıyla başlıyor. Birbirlerine ne de yaşadıkları ABD onların yurdu (çünkü trajediyle dolu. “Ata Yurdu”, bir ülkenin kaderinin duydukları özlemden söz ediyorlar Erika, vatandaşlık bile kazanamıyor). Ev MUBI Fest’te gösterilen Ata Yurdu’nu, bireylerinin kaderiyle nasıl içe içe geçtiğinin ancak bütününde kasvetli ve hüzünlü bir sahipliği yapan herkes, Thomas Mann’ı ve yakında MUBI Türkiye’de izleyebilirsiniz. Penelope’nin sessiz direnişi hristopher Nolan’ın “Odysseia” filminde Anne Hathaway’in canlandırdığı Penelope, dokuma tezgâhının başında beliriyor. CGörüntü kısa sürüyor ama Homeros’un destanında denizlerin, savaşların ve Odysseus’un maceralarının gerisinde kalan başka bir yolculuğu hatırlatıyor: Penelope’nin aynı evin içinde geçen 20 yılını. Nolan’ın kamerasının birkaç saniyede geçtiği bu sahne, Angelica Kauffman’ın 1764 tarihli “Penelope at Her Loom” tablosunda duruyor, derinleşiyor ve sessizliğe dönüşüyor. Resimde önce Penelope’nin yüzü aydınlanıyor. Başını sağ eline dayamış, tezgâhın yanında oturuyor. Ağlamıyor, ellerini göğe kaldırmıyor. Daha ağır bir duygu taşıyor: Uzun zamandır aynı düşünceyle yaşayan bir insanın yorgunluğu. Sanki dışarıya değil, kendi içinde biriken zamana bakıyor. GÜVEN Kauffman’ın bu yüzü eteklerinde toplanmış gibidir. Biri dışarıda Argos’un asıl sahnesi Odysseus’un BAYKAN Niobe’yi betimleyen antik fırtınalarla boğuşurken diğeri evin içinde dönüşüne aittir. Kauffman, mitolojik bir heykelden esinlenerek büyüyen başka bir fırtınayı taşıır. zamanı sıkıştırmış gibidir. Argos’u oluşturduğu kabul edilir. Böylece ressam, Penelope’nin yanına yerleştirerek ÜÇ YILLIK OYUN Homeros’un bekleyen kadınını başka bir bekleyişi ikiye böler: Biri konuşmadan Odysseus’in öldüğüne inanan talipler mitolojik kadının acısıyla buluşturur. bekleyen kadın, diğeri konuşamadan Onun Penelope’si, bir erkeğin dönüşünü saraya yerleşir, Penelope’nin sofrasını bekleyen köpek. süsleyen yan karakter değildir. Ressam onu NIOBE’NİN ACISI tüketir ve onu evlenmeye zorlar. Penelope, Köpeğin önünde ince, karanlık bir yay destanın içinden çıkararak tek başına, kendi Niobe, çocuklarının çokluğuyla övünerek kayınpederi Laertes için hazırladığı kefeni uzanıyor. Bu ayrıntı, hikâyenin sonuna açılan düşüncesinin ve sessizliğinin merkezine tanrıça Leto’yu küçümser. Bunun üzerine bitirmeden evlenmeyeceğini söyler. kapıdır. Dokuma oyunu ortaya çıktığında yerleştiriyor. Yüzünde Niobe’den kalan Leto’nun çocukları Apollon ve Artemis, Gündüzleri dokur, geceleri dokuduğunu Penelope yeni bir sınav hazırlar: Odysseus’un acı kadar, ona teslim olmama kararlılığı da Niobe’nin çocuklarını öldürür. Acıya söker. Bu oyun üç yıl sürer. Dördüncü yıl yayını kurup oku 12 baltanın halkasından dayanamayan Niobe taşa dönüşür ancak vardır. Hikâyesi beklemekten ibaret değildir: sırrı açığa çıkar. geçirebilen kişiyle evlenecektir. Taliplerden gözyaşları taşın içinden akmayı sürdürür. Kauffman, Penelope’yi ne dokurken ne Evini, oğlunu, hafızasını ve kendisini hiçbiri yayı kuramaz. Yüzünde, bağırmaktan ve ağlamaktan de dokuduklarını sökerken gösteriyor. Bizi korumaya çalışmıştır. Kauffman, dört yıl sonra yaptığı “Penelope yorulmuş donuk bir keder vardır. hareketin durduğu, insanın kendi içine Nolan’ın filminde denizler kabarır, Taking Down the Bow of Ulysses” Kauffman, iki kadının acısını aynı çekildiği bir ana getiriyor. Karşımızda gemiler parçalanır, insanlar savaşır. tablosunda bu âna döner. Penelope ayağa ifadede birleştirir. Biri çocuklarını yalnızca kocasını bekleyen sadık bir kadın Kauffman’ın tablosunda neredeyse hiçbir kalkmış, yayı indirmektedir. İlk tabloda kaybetmiştir, diğeri kocasının dönüp yoktur. Zamanı yöneten, dayatılan yaşama şey hareket etmez. Yine de büyük mücadele ise yay sessizce bekler. Ressam tek dönmeyeceğini bilmeden yaşamaktadır. aklıyla direnen bir kadın vardır. Her gündüz önümüzdedir. görüntüye geçmişi, bugünü ve geleceği Ancak Niobe acısının içinde taşlaşırken başkalarının istediği geleceği dokur, her gece Bir kadın, dokuduğu geleceği geceleri yerleştirir: Tezgâh Penelope’nin oyununu, Penelope düşünmeyi, dokumayı ve geceleri o geleceği kendi elleriyle bozar. sökmektedir, bir köpek, dönmeyen sahibini Argos geçmişe bağlılığını, yay yaklaşan dokuduğunu sökmeyi sürdürür. Yüzünde Ayaklarının dibinde Odysseus’un sadık hâlâ hatırlamaktadır, Bir yay yerde sessizce hesaplaşmayı anlatır. Penelope’nin yüzü Niobe’nin kederi, ellerinde kendi yazgısına köpeği Argos yatıyor. Destanda Odysseus sırasını beklemektedir. bütün bu zamanların ortasında kalır. direnen bir kadının kararlılığı vardır. 20 yıl sonra dilenci kılığında döndüğünde Angelica Kauffman’ın yaptığı, yalnızca Kauffman bu resmi Roma’da, henüz 23 Altın sarısı giysisi karanlıkta parlıyor. onu insanlar tanımaz. Yaşlanmış, bir kenara tezgâh başında oturan bir kadının resmi yaşındayken yaptı. Daha sonra Londra’ya Omzundan dökülen koyu mavi kumaş, bırakılmış Argos ise kokusundan ve sesinden gidecek, 1768’de Royal Academy’nin iki değildir. Bu, tek bir tablonun içine sığdırılmış bedenini bir dalga gibi sarıyor. Odysseus’un tanır. Başını kaldırır, kuyruğunu sallar; aşmaya çalıştığı deniz, Penelope’nin efendisini son kez gördükten sonra ölür. kadın kurucu üyesinden biri olacaktı. 20 yıllık bir bekleyiştir.
Subscribe Login
Home Subscription Packages Publications Help Contact Türkçe
x
Find from the following publications
Select all
|
Clear all
Find articles published in the following date range
Find articles containing words via the following methods
and and
and and
Clear