19 Mayıs 2026 Salı English Abone Ol Giriş Yap

Katalog

IŞIK KANSU G eçenlerde gündüz gözüyle Samsun’a düştü yolumuz. Sarı başak Sungurlu, Etilerden bu yana nohut kaynatan Çorum, eski şirinliğini yitirmiş Merzifon derken, sonra Atatürk’ün dağ başını duman almış Havzası ve en sonunda da yamaç aşağı deniz, Samsun... Türkülerdeki mor dağlar çıplaktı, bozkır tüm yalnızlığı ile uzuyor, atmacalar telgraf direklerine konuyorlardı yine. Ya toprak? Uzun yıllar önce bu yolu bir kez daha geçmiştik. Sel vurmuştu Çorum’u, Merzifon’u. Ekinler, hayvan leşleri ile birlikte çamura bulanmış, o yılki, belki de tüm gelecek kararmıştı köylü için. Gözlemimiz o ki, toprak, ondan beterdi bu kez. Dağlar neyse, tarlalar oydu. Çıplak. Nadasa bırakılmış filan değil, çırılçıplaktı. Ekilmemiş yani... Sel değildi olan biten, ama sel gibiydi sonucu. Belli ki; o bildik, Ey açlık! tanıdık görevlilerden Derviş felaketi geçmişti önce, ardından niyet mektubudur diye alınyazısını IMF’ye yazdırmış bugünkü kadercilerin terk edilmişliğine bırakılmıştı toprak. Üretimsizliğe itilmiş ufuk dolusu yer, gökle birleşmişti. Sonbahar güneşi, hasat bayramlarına salkımlı, kilimli tak olamadan devrilmişti güneyden batıya. Öyle ya, metrekaresi bilmem kaç dolardan satılacak hektarlarca boşluk bırakılmalıydı vatan sathında. Dağlık taşlık varken tarım arazilerine kurulmalıydı, Bay Buş’un her zoraki görüşmede, görüşmek isteyenin kafasına kafasına kaktığı elâlemin kondurduğu fabrika... Hem de Cumhuriyet’e soluk vermiş, Anadolu’ya uygarlık, halka da iş, aş taşımış şeker fabrikalarına sinsi sinsi dirsek atılırken... Talip Apaydın’ın “Sarı Traktör” romanındaki kahraman gibi traktöre kavuşmayı yaşam odağı yapmış olanlar, toprağa küsmüştü. Laf olsun, torba dolsun diye bir yapılmış bir değerlendirme değildi bu. Bir tanıklıktı: Ankara’ya yakın Gölbaşı ilçesinin sanayi sitesindeydik Ekim ayı sonunda bir gün. Traktörünü tamire getirmişti. Burnundan soluyordu neredeyse. “Ulan” diyordu, kasketini çıkarıp ensesini mendiliyle silerken, “Tarlaymış, sabanmış, bırakacaksın bunları hemşerim. Ekiyorsun da ne oluyor? Para mı kazanıyorsun. Hiç... Bizimkisi esaret, sürünmek...” Karşısındaki başını sallaya sallaya onaylıyordu: “He vallahi. Bizim oğlanı bıraktım, okusun, çekmesin babasının çektiklerini. Tarım bitti birader, bitti.” Karamsarlık, tükeniş, boş vermişlik kol kola girmiş, çiftçinin göğsünü tırmıklıyor... Sonra gelsin kentlere göç. Göç de değil, yüzlerce yıllık toprağından sürülmek gibi bir şey. Sonra gelsin işsizlik, umarsızlık, açlık... Bu toprağın ve insanlarının alışıldık yazgısı mıdır? Değil kuşkusuz. Orhan Kemal’in sözüdür; altı çizilir, unutulmaz: “Ey açlık! Seni midemde, iliklerimde, kanımın yuvarlarında duydum. Ve sen, benim iyi, benim şefik ve rahim olan soyum, insan soyu, sen ebedi tokluğu fethedeceksin!” Çiftçisi ile, işçisi ile emek, yalnızca yurdumuzda değil, tüm yerkürede çok karanlık ve basık bir havadan geçiyor. Bu kahredici dönem aşılacak, mutlaka aşılacak! Bu süreçte insan soyunu sevenler ve ebedi tokluğu fethetmek isteyenlere tek bir görev düşüyor: Yalpalamadan dik durmak, geleceğin umudunu hep yeşerik tutmak! tcebe i Kur r u N n: Dese 11. SAYFA
Abone Ol Giriş Yap
Anasayfa Abonelik Paketleri Yayınlar Yardım İletişim English
x
Aşağıdaki yayınlardan bul
Tümünü seç
|
Tümünü temizle
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış makaleleri bul
Aşağıdaki yöntemler yoluyla kelimeleri içeren makaleleri bul
ve ve
ve ve
Temizle